24 Ocak 2014 Cuma

Sonsuz ARAYIŞ


“Bilgeliğin dudakları anlamayan kulaklara kapalıdır” – Kybalion
İnsanlar her zaman doğum ile dünyaya gözlerini açtıkları o mucize anında kaybettikleri BÜTÜNLÜĞÜ, BİRLİĞİ, İLAHİLİĞİ arar dururlar. Bu kopuş her zaman bir yuvaya dönüş özlemini içimizde tetikler, aynı ılık yaz esintisinin bir ağacın yapraklarını kıpırdatması gibi. İnsanlar bu yüzden beşeri olan ile yetinmez ve kendilerinden daha büyük bir gücü ararlar. Tanrı’yı ararlar. “Aramakla bulunmaz, ancak bulanlar arayanlardır” misali çoğu insan bu arayışı kendi dışında bir yerlerde arar.  Ancak bazı az sayıda insan vardır ki, aradığımız şeyin kadim öğretiler, felsefeler ve Semavi dinlerde bahsedildiği gibi dışarıda değil kendi içimizde olduğunu görür.
Evet bu bir arayıştır. Geldiğimiz kaynağa nasıl döneceğimize dair hissin getirdiği bir arayış. Kendimizi aşma isteğinin bir arayışı. Bilemediğimiz ama hissettiğimiz, sezgilerimizin mesajlarını deşifre edemediğimizden dolayı anlam veremediğimiz bir içsel çağrıdır bu. Bu arayış bizi erdemlere götürür. Erdemler insandaki Tanrı parçacığıdır, insanın üstüne düşen İlahi ışıktır. Bu yüzden erdemler insanları çeker. İnsanlar onları arar, ama tereddüt ile arar. Erdemler Tanrısal bütünlük, güzellik, iyiliğin sembolü olarak sahip olmak istediğimiz şeyler olarak bize göz kırparlar. Ama çoğu insan erdemleri ulaşılmaz deyip unutur. Bilmez ki, erdem dediğimiz şey insanlarda da var. Bilmez ki, beşeri erdem ile İlahi erdem farklıdır. Bilmediği için korkar ve uzak durur.
Ama çok az sayıda bir insan vardır ki, onlar kafalarını dünyevi, geçici zevklerden kaldırıp düşünür. Çünkü bilinmeyeni bilmeye merak, gözle görünen bu düzene hayret ve açıklanamayana şüpheyle bakar. Ancak çok daha az sayıda insan merak ve heves vadisinden geçip gerçekten bilmek ve öğrenmek ister. Çünkü az sayıda insan bilmenin getirdiği sorumluluğa hazırdır. Zira cehalet tatlıdır ve kolaydır, sorumluluk gerektirmez. Bu yüzden çok az sayıda insan arayışını eylemle taçlandırma cesaretine sahiptir. Bu az sayıda eyleme geçebilen kişiden çok daha azı ise başladığını bitirme azim, sebat, irade ve disiplinine sahiptir. Yoldaki engeller onları hedeflerinden alı koyar. Düştükleri zaman kalkmazlar, kalkamazlar ve gerilen lastiğin eski hareketsiz durumuna geri dönmesi misali eski uykuda ve farkındalıksız durumlarına geri dönerler. Yol ilerledikçe daha da zorlaşır aynı ekonomide “azalan verimler yasası” ile tabir edildiği gibi. İlk zamanlarda bir adımla 100 adet bilgiye ulaşılırken artık 100 adımla 1 bilgiye ulaşmak gerekir ustalık yolunda. Her bir adımda yol sizi hırslar, tutkular, arzular, kötü düşünceler, yıkıcı duygular, bağımlılıklar, korkular, şüphe, endişe, dogmalar, taassup ile sınar. Ama bu son birer adımlık dilimler aynı Orta Çağ katedral ustalarının sütunları çatıyla bağlamak için kullandıkları “kilit taşı”na benzer. O kilit taşı olmadan tüm yapı çöker veya dengesiz olur. İlk darbede yıkılır gider. Bu yüzden  çok az insan bu ustalık makamına erişebilir.
Ustalık ise son nokta değildir. Ustalık yolu bile büyük sınamalara gebedir. Bilmenin ve öğretmenin getirdiği güç ve otorite doğru kullanıldığı sürece uygundur, ancak bu aşamada ego şişmesi yaşayan ustalar bir anda bulundukları yerden aşağı düşerler. Hatta Star Wars filmindeki gibi karanlık tarafa da kayabilirler. Bu öyle bir tehlikeli durumdur ki büyük güce erişen ustalar ellerindeki gücü yanlış emellerle kullandıklarında kontrolsüz güç haline gelir, çevrelerini yakarlar. Aynı kara kuşağa sahip olan karetecinin kara kuşakta da 10 dan’lık yeni bir yolculuğa başlaması gibi ustalık yolu da bu yüzden uzun ve zahmetlidir. Aşama aşama ustalık mertebelerinde ilerlenir. Ustalıktan nefes aır verir gibi yapmaya götüren büyük üstatlık yolu ise daha uzun zaman, sabır, sebat ve çalışma ister.
Bu sonsuz yolculuk nerede biter kimse bilmez. Oraya varan da elbette ki “vardım” demez, zira “vardım” dese o orada değildir. Yol ise herkese açıktır ama değildir de, çünkü “bilgeliğin dudakları anlamayan kulaklara kapalıdır”.
Sevgiler,
Kenan

Copyright © 2014  Yayın hakları Kenan Kolday'a aittir, izin alınmadan kullanılamaz.


20 Ocak 2014 Pazartesi

Korkuyu Cesaretle Yenmek

“İhtiyatla desteklenmeyen cesaret beş para etmez.” - Shakespeare
“Harikulade şeyler ancak içlerindeki bir şeyin koşulların üzerinde olduğuna inanma cesareti gösterenler tarafından yapılmıştır.” - Bruce Barton
“Onların peşinden gidecek cesaretiniz varsa, bütün rüyalar gerçek olabilir.” -  Walt Disney
“Bir insan kendini adadığında ilahi taktir de o yönde hareket edecektir. Tüm olaylar diğer bir olayı desteklemek işin oluşur ve aksi taktirde hiçbir zaman ortaya çıkmaz. Bir akarsu boyunca oluşan tüm olaylar sadece bir karardan doğar. Hiçbir insanın hayal edemeyeceği tüm umulmadık durumlar, oluşumlar ve maddi destek bu şekilde elde edilebilir. Elinizden geleni ve hayal edebileceğiniz her şeyi yapmaya hemen başlayın. Cesaret; deha, güç ve büyüyü de içinde saklar. Şimdi başlayın.” - Johann Wolfgang von Goethe
İnsan acı, endişe, kaygı ile gerçek potansiyeline ulaşmaktan kendisini alı koyar. Bunları yaşar, çünkü korkar. Çünkü başka bir şey öğrenmemiştir. Öğrendiğini uygulamaktadır sadece. Tepki vererek daha kötü  olmasından veya elindekini kaybetmekten korkar. İnsanın en büyük korkusu kaybetme korkusudur. İçimizdeki zıtlıkları zihinsel olarak birleştirirsek, içsel gücümüzün hayal edileni tezahür ettirmesine engel olan korkumuzu üstesinden geliriz. Bu da cesaret ve risk almakla olur. Eylemsiz bir cesaretten bahsetmiyorum. Önce zihinsel bir hazırlık gerekir ve sonra da o ilk rölanti halinden çıkmak için o ilk hareket başlar. Bu ilk hareket zordur, zira araba hareket halinden çıkınca onun bilinmedik bir yolda ilerlemesini yönetmek gerekir. Bilinmezligi yönetmek için gerçeklerle yüzleşmeye, bazen acı çekmeye ve hatta kaybetmeye hazır olmak gerekir.
Ama bu yolculuk sadece olumsuzluklardan bezeli degil ki. Korku nehrinin ötesinde bambaşka fırsatlar, öğrenmenin getirdiği bilgelik, deneyimin getirdiği özgüven tabanlı daha üst kalitede bir hayat var. “Kozadan Çıkan Tırtıl”ın hayatı bu. Özgürce uçan kelebeğin hayatı. Bu sizin hayatınız. Siz başkasının hayatını değil kendi hayatınızı yaşıyorsunuz ve tek bir hayatınız var. Hayallerinizi gerçekleştirmek için tek bir hayat, şimdiki hayat. Ne yapacaksanız bu hayatta yapacaksınız. Hem yarın ölecek gibi, hem de su kaplumbağası gibi uzun yaşayacakmış gibi yaşamalıyız. Tek başımıza değil sevdiklerimizle birlikte. Bu yüzden korkularla yüzleşmek ve aşırı analizin paraliz etmesine engel olalım. Korkularımızın bizi hayallerimizden uzaklaştırmasına engel olalım. 80 yaşına gelip de keşke demek yaşanmamış bir hayat demektir. Robin Sharma’nın dediği gibi 20 yaş bedeninde olup da çoktan ölmüş çok insan vardır ve bu insanlar 80 yaşında bile keşke diyecek farkındalıkta olmadan rüzgardaki yaprak misali bir yaşam sonrası göçer, giderler. Ben böyle olmak istemiyorum ve farkındalığa sahip olan, uyanmış insanların da farklı düşündüğünü görmedim. Bu kesinlikle ama kesinlikle bencil bir yaşam  demek değil. Bu, kendi içinde mutlu insanın her zaman ve herkesle ve her durumda mutlu olacağını söylemek. Bu, kendindeki ışığı her gün artırarak başka mumlar yakmaya çalışarak bir hayatı geçirmek demek. Bu, bütünün mutluluğu için hizmet etmek, paylaşmak demek. Ama yine söylüyorum tüm bunları yaparken aileniz, sağlığınız, işiniz gibi sorumluluklarınızı arka plana atmadan yapmak en güzelidir. Sonuçta her şey denge ile alakalı. Her şey ölçüsünde güzeldir. Dengeden şaşmanın bedeli savurduğunuz bumerangı tekrar elinize almaktır.
Yolculuk hazineler saklıdır ve sadece cesurlara açar kapılarını. Hatalar olacaktır ama bu da öğrenmek içindir. Statik olan ölüdür ve öğrenemez. Bu yüzden değişimi kabullen ve onu yönet. Sun Tzu’nun dediği gibi “değişmeyenle karşılaştığında sen değişir ol”. Aynı su gibi. Kadim Çin ve Japon felsefelerinde su çok sık kullanılan bir metafordur. Su akar ve her zaman yolunu bulur. Bir nehirde akarken taş çıksa önüne, durmaz, kızmaz, öfkelenmez ve o sabit taşın çevresinden dolanır, akar gider. Ama nehrin debisi ve akış hızı yeterince güçlüyse taşı söküp atar da. Farz edelim ki su bir bent ile karşılaştı. O zaman da durmayı ve sabretmeyi bilir. Su akmaya devam ettikçe suyun yüksekliği artar ve sonra bendi aşar, yine yoluna akarak devam eder. Hiç yükselmeden durduğu zaman bile toprağa nüfuz eder ya da bekler. Doğru an gelince yine akar gider. Ya da bir çatlak oluşmasını bekler ve o minik çatlaktan araya önce sızar, sonra uzun süre sonra o engeli patlatır. Su muhteşem bir semboldür ve evrendeki değişkenliği sembolize eder. Siz de bu yüzden su gibi olun.
Ey kendini gerçekleştirmek isteyen ışık yolcusu! Sen her daim hareket halinde ol; evrendeki yaşayan her şey gibi  ve her şeyden, her andan, her durumdan öğren. Su gibi ol. Unutma! “Gezen kurt aç kalmaz” ve her şey her zaman olması gerektiği gibi olur. Her olanın arkasında bizim iyiliğimizi amaç edinen bir ilahi niyet vardır, çünkü her şey ileriye doğru tekamül eder ve her şey tekamül için vardır. Bu yüzden bir engelle karşılaştığında en büyük silahın cesaretindir. Korkular hayatındaki en büyük engelin olacaktır. Hz.İsa” önce kral ol, sonra krallık gelecektir” demiş. Kral olmak için kral gibi davranmak lazım, bunun için de kral gibi hissetmek. Yani içinde olmayan dışında da olamaz. Korkularını aşan kişi ise içinde kral olacaktır ve sonra içteki o muhteşem ilahi ışık dışarıyı aydınlatır. “Kaldır kendini aradan, çıksın ortaya Yaradan” işte bunu söyler.
Siz cesaretle tahtınıza oturmak için harekete geçtiğinizde Goethe’nin yukarıdaki sözde bahsettiği gibi tüm evren sizin yolunuzda ilerlemeniz için size kapılarını açar. Ama bu kapı dikensiz bir gül gibi olmayacaktır, zira her dikende sizi size buldurmak maksatlı bir sebep vardır. Sebep ortadan kalkınca zaten Nirvaya’ya varmış olursunuz, ama bu da bir başka yazı konusu...
Yaşamınızda her an sağlık, mutluluk, huzur dolu yaşayın, sevgi ve barış içinde kalın, ahenkli ve dengeli olun.
Sevgiler,
Kenan
Copyright © 2014  Yayın hakları Kenan Kolday'a aittir, izin alınmadan kullanılamaz.

1 Ekim 2013 Salı

Anı yaşamak 6 – Keyif almak

“Anı yaşamak zihinde değil, kalpte olur” – Robin Sharma
Bir süredir anı yaşamaktan bahsediyorum ve bunu bir seri halinde adım adım inceleme nedenim kişinin hayat kalitesini doğrudan etkileyen ve herkesin sahip olabileceği bir beceri olması.
Anı yaşamak için bu ana dek ortaya koyduğumuz adımlar şunlardı...
1.       Yavaşla ve hayatının akışını kontrol et
2.       Hayat akışını bölümlere ayır ve her dilime tam odaklan
3.       Akıl berraklığını sağla ve koru; böylece aklın özgürlüğünü sağlar ve sezgilerinin önündeki engelleri kaldırarak sana daha kolay akmalarını sağlarsın
Bir sonraki aşama ise bana göre yaptığın işten keyif almak. Aksi takdirde yapılan iş, içinde bulunan an zulüm olur. Eğer insan sevdiği bir işi yapıyorsa zaten keyif almak kolay. Mesela bir resim çizmek hobin ise zaten fırçanı eline aldığın an yukarıdaki 3 basamağı da aşmış gitmişsindir. Öyle zamanlarda Einstein’in “Görecelilik Kuramı” gereği zamanın ne denli izafi olduğunu saate bakıp da anlarsın. Birkaç saat sanki birkaç dakika gibi akıp gider.
Mesele sevdiğin işleri yaparken değil, tercih etmediğin ve ya sevmediğin işleri de yaparken anı yaşayabilmek. Zor olan Mevlana’nın dediği gibi önemli olan “kimse yanında değilken, kimsenin bilmesine imkan olmadığı durumda bile harama el sürmemek”tir. Zor olan her işte bir gelişim fırsatı vardır.
Sevmediğin bir işi yaparken nasıl keyif alabilirsin ki diye bir soru gelebilir akla. Ancak hiçbirimiz bizi saran koşulların %100 kontrolüne sahip değiliz. Ve kim her an sevdiği işi yaptığını söylerse yalan söyler. Rockefeller gibi zengin ve her imkana sahip bir insan bile sevmediği birçok iş yapar. Bunu neden yapar? Çünkü doğru olan odur ve o işin yapılması gerekir. Ya da mevcut şartlar ve konjonktür o an o işin yapılması için size hiçbir alternatif bırakmaz. Ya da bazı insanlar çıkar için o işi yaparlar. Kadim Hint Felsefesi’nde Karma Yoga’da bahsedildiği gibi çıkar için iş yapanlar, ağacın meyveleri için ağacı büyütürler. Önemli olan sonucu için değil, doğru olduğu için bir işi yapmaktır. Önemli olan sonuçlardan etkilenmemektir. Olumlu sonuçlar sürecin yan ürünüdür.
Bir şeyin yapılması o an için doğru ise ama bu iş sevmediğiniz bir iş ise yine doğru olanı yapmanın erdeminden ve hazzından dolayı bu işi yapmak göreceli kolaydır. Ama ya mevcut şartlar size bir şeyler dayatıyorsa...işte bu gerçek sınavdır. Böyle bir durumda önemli olan elimizden geleni yapmak ve gerisini Allah’ın takdirine bırakmaktır. Çin Felsefesi’nde denildiği gibi Tao ile uyumlanmaktır. Uyumlanmak ise ancak kabul ile olabilir. İnsan kabul etmediği bir şey ile uyumlanamaz. Burada bahsettiğim kabul elimizden gelenin en iyisini yaptığımız ve o şartlar altında o an için daha iyisini yapamayacağımızın kabulüdür. Olanın o an için olması gereken en iyisi olduğunun kabulüdür. Her şey olması gerektiği gibi olur ve her zaman insan için en iyisi olur...o an için kişi bunu anlamasa da. Zira insan eksiklikleriyle sınanır.
Bu kabul öyle bir kabuldür ki eski dergahların tekamül okulları olduğu zamandan bir örnek vermek istiyorum. Bir adam mutlu ve huzurlu bilgelerin yaşadığı bir dergahı duyunca bu bilgeliği öğrenmek için kalkıp o dergaha gitmiş. Dergaha kabul edilmek için dergahın bulunduğu tepenin aşağısındaki ormandan odun kesip getirmesi söylenmiş. Adam gitmiş kesmiş tepeye dergaha doğru tırmanmaya başlamış. Söylene söylene gelmiş. Kan ter içinde kalmış. Üstat ona tekrar gitmesini ve odun getirmesini söylemiş. Adam yine gitmiş, sırtında odunlarla gelmiş ve yüzünden kızgınlığı okunuyormuş. Tekrar gitmesi söylenmiş.Sinirleri tepesine çıksa ve yüzüne bu vursa da tekrar ormana geri dönmüş. Günler günleri aylar ayları kovalamış. Adam ne zaman kabul edilmiş biliyor musunuz? Adam bir gün gelmiş ki ormandan sırtında odun yüklü tırmanırken ona bir çocuk çarpmış ama adam ona gülümseyerek sorun yok demiş ve tepeye vardığında sanki hiç yükü (??) yokmuş gibi mutlu ve huzurluymuş, iste o zaman. İşte budur anı yaşamak için ulaşmamız gereken keyif hali. Her şeyden mutlu olunan bir hal. Sakın bu hali Polyanna’nınkiyle karıştırmayın.
Anı yaşamak ulvi bir hal değil ve insan keyif aldığı sürece buna devam edebilir. Bu bir görev de değildir, bir var olma halidir. O an, o mekanda tüm açık kalbiniz ve zihninizle bulunur, tam bir odaklanma ile akan her saniyenin farkında olur, her şeyi bir tanık zihniyeti ile gözlemler ve keyif alırsınız. Anı yaşamak zihinde değil kalpte olur.
Yaşamınızda her an sağlık, mutluluk, huzur dolu yaşayın, sevgi ve barış içinde kalın, ahenkli ve dengeli olun.
Sevgiler,
Kenan
Copyright © 2013  Yayın hakları Kenan Kolday'a aittir, izin alınmadan kullanılamaz.

23 Eylül 2013 Pazartesi

Anı yaşamak 5 - Zihin Açıklığı

“Veren el, alan eldir” - Anonim
Bir süredir anı yaşamaktan bahsediyoruz. Anı yaşamak için önce yavaşladık ve akışı kontrol altına aldık. Sonra akışı yaşayabilmek için akışı oluşturan her bir anlar serisine kompartmanlar dedik ve her kompartmanı hakkını vererek yaşamaya çalıştık. Ve kompartmanlar halinde akışta olabilmenin yollarını inceledik. Ancak bana göre sadece bunlar yeterli değil ve sonraki adım zihin berraklığı.
Anadolu kültürümüz bir harikadır ve inanılmaz bilgece söylenmiş ve günlük yaşamda kullanmamıza rağmen bilgeliği ve derinliğinin farkına var(a)madığımız muhteşem deyişlerle bezelidir. Bunlardan birisi de her sabah okula giden çocuğa söylenen “Allah zihin açıklığı versin” sözüdür.
Birçok insan zihin açıklığından kişinin söyleneni kolay algıladığı, öğretileni hemen kaptığı, söyleneni aklı ve gönlü ile dinlediği bir zihinsel hali anlar. Bu doğru ancak genellikle bu sözün derinliğini anlamadan sadece yüzeydeki mesaj ile yetiniliyor. Bir alt detaya inmek için şunu sormak lazım...zihin açıklığını ne sağlar?
Zihin açıklığını ben aklın berraklığı diye tanımlıyorum. Berrak, temiz, saf ve katıksız. Bir alt detaya daha inebilmek için ise şunu soruyorum...aklın berraklığı nasıl sağlanır? Korku, acı, endişe ve kaygı, ulaşılmak istenen berraklığın ve açıklığın önündeki engeldir. Maymun zihin zaten doğası gereği her an fikirden fikre atlar durur ve egodan dolayı genelde olumsuzluklara takılmaya meyillidir. Korkusu olmayan bir insan cesaret penceresinden bakar ve negatifi aklına sokmaz. Sadece fırsat görür. Endişe önlem almak için doğaldır ama panikleyen ve acabalarla yaşayan bir insan nasıl berrak bir zihne sahip olabilir ki? Korku, endişe, acı her zaman bu zıtlıklar dünyasında var olacaktır; önemli olan bunları dönüştürmek ve dış unsurların zihnimizi etkilememesi için çalışmaktır. En önemli işimiz “etkilenmeme sanatını” nefes alır verir gibi kullanmaktır. Bu şekilde hiçbir olumsuz fikrin aklımızda kirli ayaklarıyla yürümesine izin vermeyiz ve zihin berraklığı ve açıklığına sahip oluruz.
Zihin açıklığı neden mi önemli? Temiz ve açık bir zihin, hayatın gitgeli içinde zıtlıklar arasında top gibi giden gelen düşüncelerden yorulmamış ve boğulmamıştır. Bu haliyle de sezgileriyle tüm evrenin ve hayatın bilgisinin kendisine akmasına izin veren boş bir kap gibidir. Almak için önce kabımızı boşaltmalıyız ve boş olan kabı her zaman evren doldurur ve istediğimiz güzelliklerle doldurur. İşte bu yüzden kadim bir sözün dediği gibi “düşüncelerimizden bile sorumluyuz”. Bu yüzden sezgilerimiz bizi evrensel bilgelik ve kozmik bilinçle birleştiren en önemli unsurdur. Zihin berraklığına sahip bir insan bir nevi İlahi bilgeliğe her an wi-fi ile bağlı bir insan gibidir. Her an sisteme bağlıdır ve ilham alır.Kaynak zaten her an oradadır ama biz bağlı değilizdir.  Zihin açıklığı olmayan insan ise bir içme suyu havuzunda yüzen ama korkudan ağzını açmadığı için su içemeyip susuz kalan insan gibidir. Bu gibi bir insan arada bir sanat, aşk, hayaller vs ile arada bir ilahi bilgelik ağına bağlanır ama hemen hattan düşer, çünkü anlık kanallarla hatta bağlanmıştır.
Zihin açıklığı anı yaşamak ve bu hali korumak için çok önemli. Zihni açık bir insan karşısına çıkan sorunlara takılmayacak ve bayırdan akan ve önüne ilk çıkan kayaya takılmayıp çevresinden dolanarak tekrar aşağıya özgürce akan bir su akıntısı gibi her an hayat oyununda akışta olacaktır. Zira sorunları algılama biçimi diğerlerinden değişiktir ve her zaman “nasıl fırsata çeviririm?” mantığı ile engelleri aşar ve hiçbir engele takılmaz. Engel yoktur, deneyim vardır onun için. Bu yüzden de anı yaşar. Bu arada anı yaşamak demek sorunsuz bir ortamda anı yaşamak demek değildir. Zihin açıklığına sahip ve bunu korumasını bilen bir insan her ortamda, her koşulda, herkes ile anı yaşayabilir. Zira o okyanusu kasıp kavuran fırtınanın üstüne çıkmıştır ve bir üstten bakarak zihin açıklığını korur. Bu şekilde de her ortamı, koşulu, insanı olduğu gibi tüm gerçekliği ile görür ve yaşar.
Zihin açıklığı anı yaşayan insanın bunu kalıcı kılabilmesi için elzemdir. Ancak bu şekilde yaşadığı dünyanın bir parçası olur ama onu bir tanık zihniyeti ile etkilenmeden seyreder. Etkilenmemekten kastım ise duygusuz, donuk, garip olmak değil, kendisinin doğal parçası olan duyguları yaşamak ama bunlardan etkilenmemektir.Onlara bağlanmamaktır. Samadhi’de bahsedildiği gibi “gözlenen değil, gözleyen olmak”tır.
Yaşamınızda her an sağlık, mutluluk, huzur dolu yaşayın, sevgi ve barış içinde kalın, ahenkli ve dengeli olun.
Sevgiler,
Kenan
Copyright © 2013  Yayın hakları Kenan Kolday'a aittir, izin alınmadan kullanılamaz.

19 Eylül 2013 Perşembe

Anı yaşamak 4- nasıl bölümler halinde yaşarsın?

Anı yaşamak için önce yavaşlamak lazım demiştik ve sonra anda kalabilmek için hayatı kompartmanlar ve ya bölümler vaya dilimler halinde yaşamaktan bahsettik. İlk adım olan yavaşlamak kişinin hız yapmasını engeller ve anı yaşamasını engelleyen faktörler üstünde kontrol sağlaması için kapı açar. Akla düşünmek için fırsat verir. Aklın özgürlüğünü tekrar ele almak için kişiye izin verir. Bu şekilde farkındalık ve de oto kontrol artar. İkinci adım olan dilimlere ayırmak ise her akışı duygu ve olayların yaşandığı alt birimlere ayırarak ana odaklanmak için fırsat verir. Zira odaklanmak kilit taşıdır. Bu şekilde o anda zihnen var olabiliyoruz.
Peki kayatı bilimler veya kompartmanlar halinde yaşamak için ne yapmalı? Öncelikle düşünmeyi kolaylaştırmak ve yaratıcı çözümlere daha kolay ulaşmak için sistem yaklaşımı ile düşünürsek, bir kapalı sistem girdilerden ve çıktıdan oluşur. Girdileri oluşturan unsur ve parametreleri kontrol etmek ile çıktılar üstünden kontrol sahibi olmak pekala mümkün ama kısmete de yer bırakmak şartıyla. Yani işin püf noktası anı yaşamaya engel olan unsurlar üstünde kontrol sahibi olmaktır. Burada anı yaşamaya engel olan şeyler kişinin dikkatini dağıtan ve zihin açıklığını anı yaşamasına engel olacak şekilde dağıtan unsurlardır.
Anı yaşamayı etkileyen girdiler neler olabilir diye işe başlayalım. Her girdi ille de olumsuz olacak diye birşey yok. Olumsuzluklar zaten adı üstünde insanı engeller. Ancak bazı olumlu şeyler de vardır ki o an yaşadığınız akışta olma haline müdahale eder. Etkileyici unsurlar olumsuz düşünceler, yıkıcı hisler yaratan duygusal yükler, ansızın meydana gelen ve müdahale etmeniz gereken bir olay, etki alanınız dışında gelişen ve sizi etkileyen force majör olaylar, acil ve önemli olmayan bir konuda kapınızı çalan ve hayır diyemediğiniz bir kişi,  maymum zihnin daldan dala atlamaları, önceliklerinizi net belirleyememekten dolayı neye odaklanacağınızı seçmemek veya seçememek, olaylar karşısında düşünmeden hemen anlam çıkarmak ve yaptığınız işi bırakmak, erdemli davranmayıp kendinizi uygunsuz duruma düşürmek ve sorumlusu olmadığınız şeyleri üstlenmek zorunda kalmak, boşa kafa yormak ve etkilenmek vs vs...Ayrıca girdileri sınıflandırırken onları geçmiş, şimdi ve geleceğe dönük incelemeliyiz. Ve anı yaşamak şimdi ile alakalı. Şimdi ve bu andan daha başka gerçeklik yok.
Girdileri yönetmek adına aklıma gelen bazı örnekleri paylaşmak istiyorum.
·         Aynı anda tek bir işe odaklanın ve mümkün olduğunca bunu koruyun. Laptopta birşeyler yazarken size laf anlatan bir kişi dinlenemez.
·         Hayattaki önceliklerinizi iyi belirleyin ve hayatınızı buna göre yaşayın. Hiçbir şeyin bunun önüne geçmesine izin vermeyin, ama kaskatı da olmayın.  Sadece doğru olanı yapın. Doğru yağmadığınız şeyler o gittiğiniz iş toplantısında da beyninizi kemirir ve sizin o anı yaşamanızı engeller. Siz doğru olanı yaptığınızda doğru kişiler sizi anlayacaktır. Doğru kişilerle bir arada değilseniz zaten o ortamı sorgulamalısınız.
·         Bir yerde iseniz sadece orada olmak istediğiniz için olun. Tersi durum kendinize yalan söylemektir ve orada olsanız bile aklınız başka yerde olur. Zaten bir süre sonra hata yaparsınız.
·         Odaklanın ve o anın hakkını verin. Örneğin, eve gelince çocğunuzla oyun oynuyorsunuz ama ama fiziken orada olsanız da zihnen değilsiniz. Ayrıca çocuklar hiç de saf ve aptal değiller ve sizin o an sırada olmadığınızı hemen anlarlar. Ve siz ona şeklen ilgilenmeyi öğretirsiniz. Çocuklarla oyun oynamaktan daha iyi meditasyon yoktur. Ne hamama gidip stres atmak, ne TV izlemek, ne spor, ne Yoga...hiçbir şey onlarla geçirilen o kutsal anların sizi iyileştirici ve mutlu eden anlarının yerini tutamaz. Bu fırsat kaçmaz. Nefes alın ve o an çocuğa odaklanın. Sadece onun istediği oyunları oynayın. Bir bakmışsınız 1 saat geçiş ve siz fark etmemişsiniz. Ve aklınız bir pamuk gibi saf ve temiz.
·         Sadece etki alanınız içindekilere odaklanın. Hayatta her şeyi kontrol edemezsiniz. Bazı şeyler etki alanınız içindedir bazılar ise dışında.  Kendi imkan ve beceriliriniz dahilindeki işlerle ilgilenmek kesintisiz odaklanma imkanını size verir. Ayrıca enerjinizi boşa harcamazsınız.
·         Doğru yolda yürüdüğünüzden emin olun. Yaptığınız her şey yaşam amacınız ile ilintili olsun ki odaklanacağınız anın hakkını verecek istek, tutkuya ve coşkuya sahip olun. İstek, tutkuya ve coşkuya diğer anahtarlardır.
·         Bedeninizi ve iç sesinizi dinleyin. Bedeniniz bilgedir ve iç sesiniz size doğru olanı söyler. İç sesiniz bir ön uyarı sistemi gibidir ve bunu dinlerseniz uygunsuz durumlara düşmezsiniz. İç sesiniz ve bedeninizde olumsuz durumlarda meydana gelen uyarı niteliğindeki “örümcek hisleri” size gerekli uyarıcıları verir. Bunları dinleyin ve bu bilgelikten yararlanın.
·         Olumsuz fikirleri olumlu ile değiştirin. Aklınıza kötü ve ya olumsuz bir düşünce mi geldi, derin bir diyafram nefesi alın ve nefes alırken o derin ve güçlü nefesin içinizdeki ve beyninizdeki tüm olumsuz düşünceyi yıkayıp attığını düşünün ve hemen düşüncenizi olumlu bir düşünce ile değiştirin. Eskisini geride bırakın gitsin. Unutun gitsin. Gandhi’nin dediği gibi olumsuz düşüncelerin zihninizi kirli ayaklarıyla kirletmesine izin vermeyin. Anı yaşamanıza engel olumsuz düşünceleri üstünüze almayın.
·         Empati kurun. İzlenimlerinize yanlış anlamlar yüklemeyin. Başkalarının davranışlarının kendi algı filterelerimizden geçirerek anlamlandırırız. Ve çoğu insan hemen kendi algısına göre yargıya varır. Kişilere takılmayın, olayları kişiselleştirmeyin. Tersini yapmak enerjinizi boşa harcar ve değerli zamanınızı alıp götürür. Sadece önemli olana odaklanın.
·         Samuray Umarsızlığı ile yürüyün. Aynı örnekten gidersek, kimse sizi yanlış anlamaz, yanlış anlayan ise halden anlamaz ise siz doğru olanı yaptığınız sürece bunun önemi yoktur. Yani siz doğru yaptığınız sürece biraz umarsız olmak iyidir. Herkesi memnun edemezsiniz. Bırakın konuşan konuşsun ama mutlaka ama mutlaka doğru söylediklerini de alın.
·         Olumsuzluklar karşısında kaygılanmayın . Farz edelim ki yanlış yaptınız. Evet bu bir yanlış olabilir ama siz ne öğrendiniz?. Almanız gereken dersi alın ve bir daha tekrarlamamak üzere yolunuza devam edin. Olan oldu, Hatanızı hemen özür dileyerek telafi edin. Yani kabul edin ve kendinizi yargılamayın. Bu bir tecrübe ve sadece sizin bir şey öğrenmeniz için yaşandı. Düşüne düşüne kafanızda yaşarsanız anı yaşamaktan uzaklaşırsınız. Her şeyin bir zamanı vardır ve zamanı gelince kaygılanırsınız. Sadece o an geldiğinde o hissi yönetecek metanete sahip olduğunuzdan emin olun.
·         Akıl berraklığını koruyun. Berrak ve temiz bir zihin odaklanmak için elzemdir. Bunu etkileyen unsurlara izin vermeyin.
·         Enerjinizi iyi kullanın. Eenerji kullanını SunTzu’nun “Savaş Sanatı” adlı kitabında üstünde durduğu başarı kriterlerinden biridir. Sadece önemli olana odaklanın ve gereği kadar enerji harcayın. Önemli olan tek atımlık kurşunla başarılı olmak değil uzun vadede her attığınız kurşunla hedefi her seferinde bir kerede vurmaktır.
·         Zor anlarda düşünmeden harekete geçmeyin ve kendinizi uygunsuz durumlara sokmayın. Hiç bir durumda kimseyi anlık sinirle kırmayın. Evet sizi bilen sineye çeker ama hep çekmesini beklemek beyhude bir fikirdir. Zira o beklese de zamanla o kişide duygusal yaralar açılır ve kendi bile bunun farkına varmaz. Bumerang eninde sonunda size geri döner ve elinizi yakar. Önce durumu ve koşulları alnayın, empati kurun sonra fikre varın.
·         Hiç bir duyguyu ertelemeyin. Duygularınızı paylaşın. Sevdiğinizi mi söylemek istiyorsanız, kesinlikle içinizde tutmayın ve söyleyin. “Şimdi doğru zaman değil”, ya da “son bir haftadır hep ben diyorum, ama o demiyor” gibi şeylerle kafanızı bulandırmayın. Söyleyin. Bir gün gelir söyleyeme fırsatınız olmayabilir. İçinizde tutmayın. Bir kişiye olumsuz geribildirim verecekseniz de bunu bekleymeden yapın ama doğru tarz, mekan ve zamanda yapın. Debby Ford’un bahsettiği gibi içinize attğınız her şey size geri döner; aynı bir deniz topunu su altında tutmaya çalışmak ve sonra topun kaçıp suratınız çarpması gibi. Hiç bir şeyi ve sorunu ertelemeyin.
·         Uyumlanma sanatını uygulayın. Hayatın akışında sürüklenen ve bu akış içinde kendi akışımızı kontrol etmeye çalışan ağaç yaprakları gibiyiz. Herşeyi biz belirlemiyoruz ve makro ve mikro kozmos içinde küçük ve önemli bir yere sahibiz. Herşeyi bilen bir tek Allah’tır. İşi %80 planlayıp gerisini Allah’a bırakmak mantıklı olandır. Gayret-kısmet misali.
·         HAYIR demeyi bilin. Gün içinde bir sürü insan sizden bir şey ister. Herkese evet diyemezsniz. Bazen önemli ve öncelikli bir şeyle uğraşıyorsanız, gelen talep o an için acil değilse, sonra konuşalım dersiniz. Ve söz verdiğiniz gibi işiniz bitince gider konuşursunuz. Ama size ait o zamanı kullanırsınız.
·         Kafanızın içinde yaşamayın. Geleceğe dair plan yapmak iyidir ama her anı o ne olacak, bu ne olacak? Ya öyle olursa şu ne olur? Gibi komplo teorileriyle geçirerek kendi kafanızın içinde sanal yaşamak beyhudedir. Kaçırılan bir yaşam fırsatıdır.
·         Hiç bir zaman KEŞKE demeyin? “Keşke böyle yapsaydım. “Ah aptal kafam” gibi fikirlerle değerli zamanınızı boşa geçirmeyin. Geçmişe geri dönemezsiniz ve geçmişten ders alıp, hatanızı tekrar etmeyin. İyiden de güçlü yanlarınızı görmek ve kullanmak için feyz alın. Düşüne düşüne kafanızı geçmişe takılmayın. Feyz alın ve ileriye bakın.
·         Hayat misyonunuzu bulun ve önceliklerinizi belirleyin. Bunu hayatınızda oynadığınız anne/baba, patron, çalışan, oğul, arkadaş, dost vs gibi tüm rollerinizi kapsayacak şekilde belirleyin. Belirleyin ve günlük yaşam planınızı buna göre yapın ve planınıza göre yaşayın. Plan demek katı olmak demek değil. Gerekli esnekliğe de sahip olun ve değişime açık olun. Bunu yaptınız mı zor bir durumla karşılaştığınızda hangi yöne sapacağınızı belirlemek kolaydır.
·         Negatif stresi proaktif yönetin. Stres canlılarda zor durumlarla anlık olarak baş edebilmek ve hayatta kalabilmek için vardır ama hep size arkadaş olsun diye yoktur. Stres anı yaşama kapasitenizi düşürür. Stresin size yaklaşmasına engel olun. Nasıl mı?
o   Yatmadan önce iş güç düşünmeyin. İşinizi ve sorunuzu uykunuza taşımayın.
o   Güne nasıl başlarsanız gün öyle devam eder. Sabah kalkınca balkona çıkın ve güne gülerek merhaba deyin. Derin bir nefes çekip içinize doldurun. Minnet ve teşekkür edin. Banyoda yüzünüzü yıkarken kendinize bakıp değerli olduğunuzu hatırlayın, hissedin.
o   Haftaya nasıl başlarsanız öyle devam edersiniz. İnanın buna. O yüzden özel bir durum olmadığı sürece Pazartesileri işten zamanında çıkın.
o   Hayatta %100 memnuniyet yoktur. İnsanı cennete koyun “burası neden altından değil” gibi bir bahane ile bir diğer gelir mutsuz olur. Elinizden geleni yaptıysanız, üzülmeyin ve insanların dediklerini üstünüze almayın. Doğru denilenler hariç tabii.
o   Gerçekten önemli ve acil olan işler için tabii ki koşulacaktır ama sizi boşu boşuna koşturup enerjinizi çalacak insan ve olayların kuklası olmayın. HAYIR deyin.
o   Geleceğe dair ACABAlarla yaşamayın. Planlayın ama hayatın sizin için olması gereken en güzel her zaman getireceğini de bilerek kendinizi imanla akışa bırakın ve yaşayın.
o   Övgüden de sövgüden de etkilenmeyin. Ne aşırı heyecanın kuklası olun ne de eleştiri uzmanlarının piyonu olun.
o   İnsanlar için gereksiz iş üstlenmeyin. Kendi kendilerine kalmalarına, düşünmelerine ve öğrenmelerine izin verin. Delege etmeniz gereken ama yapmadığınız iş size kalır ve sonra görev olur kalır ve sizden çalar.
·         Duygularınızı yaşayın ama kölesi olmayın. Kızacaksanız kızın ama tüm gün sürmesin. Bu size ve çevrenize zarar verir.
·         Unutmayı öğrenin. Kimse mükemmel değil ve herkes doğru bildiğini yapabiliyor. Yargılamayın, suçlamayın. Tepkinizi verin ama unutun gitsin. Duygusal yükünüzü yanınızda taşımayın. Her yeni kompartman unutmak için bir fırsattır.
·         Sorunlarla ve insanlarla yüzleşme becerinizi geliştirin. İyi ve ya kötü hiçbir şeyi içinizde tutmayın.
·         Çeşitlilikleri kabul edin ve takdir edin. Herkes ayrıı bir değer ve çeşitliliktir. İzin verin. Sadece önemli olan şeyleri sizin alanınıza giriyorsa kontrol edin.
·         Kişilerin oldukları gibi olmasına zin verin.
Daha çok şey yazılabilir ama fark ettiyseniz anı yaşamak sadece ama sadece zihinsel bir beceri. Zihin berraklığınızı ve dinginliğinizi koruyamadığınız her şey sizi anı yaşamaktan uzak tutar. Özeti bu ve bu bir nirvana hali değil. Önemli olan bunun mümkün olduğunu bilmek ve nasıl yapılacağını anlamak. Sonrası pratiğe kalmış. Unutmayın birisi yapabiliyorsa herkes yapabilir.
Yaşamınızda her an sağlık, mutluluk, huzur dolu yaşayın, sevgi ve barış içinde kalın, ahenkli ve dengeli olun.
Sevgiler,
Kenan
Copyright © 2013  Yayın hakları Kenan Kolday'a aittir, izin alınmadan kullanılamaz.

12 Eylül 2013 Perşembe

Anı nasıl yaşarsın?...Hayatı Bölümlere Ayırmak

http://www.naacel.blogspot.co.uk/2013/09/an-yasamak.html isimli yazımda başlayan ve “yavaşlamanın gücü”nü işleyerek (http://www.naacel.blogspot.co.uk/2013/09/an-nasl-yasarsnyavaslamanin-gucu.html)  devam eden “anı yaşamak” yazısının devamıdır.
Yavaşlamak anı yaşamak için bence ilk kilit taşı ve bunu yapabilmek için insanın kendine bir fren koyması gerekiyor. Bu freni koymak her zaman kolay değil, zira bazen hayatın akışı insanın akış dışına çıkmasına izin vermiyor. İnsan öyle anlar ve koşullar ile sınanabiliyor ki, işte o zaman kadim “savaş sanatları”nda bahsedilen sabırla beklemek ve “Tao” ile uyumlanma vakti oluyor. Beklemek ve doğru anın gelmesi için tetikte olmak. Sabretmek ve bu deneyimin içindeki mesajları okuyarak, öğrenmek ve daha güçlü çıkmak. Zira hiçbir şey kalıcı değildir ve hayattaki zıt 2 kutuplar arasındaki salımına tabidir (http://www.naacel.blogspot.co.uk/2013/06/neden-dunyada-bunca-kargasa-var.html).  Ama bu durumlar dışında pekala öz farkındalık , irade ve çaba ile akışın dışında kalmak mümkün. Bizler hür ve özgür irademizle yaşadığımız durum ve hallerin bize dayattığından fazlasıyız. Seçim hakkımızı kullanarak koşullara verdiğimiz tepkilerimizi seçip her koşulda yüce, asil ve sevgi dolu yaşayabiliriz.
Anı yaşamak için yöntemlerden biri olan “yavaşlamak”tan sonraki adım “hayatı bölümler halinde yaşamak”. Ben buna “kompartmanlar halinde yaşamak” diyorum. Bilirsiniz yolcu trenleri kompartmanlardan oluşur ve her bir kompartman bir diğerinden ayrıdır. Kişinin yaşamı da farklı kompartmanlarda yaşadığı durumlardan ibarettir. Kompartmanların sınırları yaşanılan hal ve durumların başlangıç ve bitiş süreleridir. Her kompartman o hal ve durumun yaşandığı anların toplamından oluşur ve o durum bitince yeni kompartmanlara geçilir. Her kompartmanda ayrı koşullar altında farklı olaylar yaşar. O kompartmanda işi bitince bir diğerine geçer ve kompartmanların birbiri ardına zincir gibi dizilmesi yaşamı oluşturur. Bu aynı her yaşadığımız anın film kamerası tarafından çekilmesi ve her bir anı yansıtan çekilen filmlerin arka arkaya oynatılmasıyla bir film çekilmesi gibidir.
Kompartman ile anlık ve tek bir saniye için yaşadığımız yaşam karesinden bahsetmiyorum. Her bir kompartmanda beli bir sahne yaşıyoruz ve bu birkaç saniye de sürebilir, birkaç saat de. Örnek verelim. Farz edelim ki, o sabah kalktınız ve işe giderken bebeğiniz ağladı. Tam da önemli bir toplantınız var ve eşiniz de hasta olmasına rağmen tüm gece uyumamış. Hemen çocukla ilgilendiniz (1) ve uyutup yola koyuldunuz (2). Ama geç kaldınız ya, kafanızda “ne bu şans!!” vs diye kurmaya başladınız. Toplantıya geç kaldınız ve özür dilediniz ve tüm toplantı boyunca mahcup hissederek toplantıdan istediğiniz performansı alamadınız (3). Toplantı çıkışı limanda konteynerinizin boşaltılırken düştüğü haberinizi aldınız ve mallarınızın hasar gördüğünü öğrendiniz. Gün boyu bu işin koşturmacası (4) sonucu eve gidiyorsunuz ve yemek (5) sonrası küçük bebeğiniz sizinle oynamak istiyor. Oynuyorsunuz (6) ama şeklen. Kafanızda o gün olanlar var. Ve sonra TV karşınızda oturup (7) uyurken yine günlük stresi bir hatılıyor bir unutuyorsunuz, hatta eşinizle bile birkaç kelime ancak etmişsiniz. Ve bakmışsınız ki sızmış kalmışsınız (8). Sabah kalkınca ise üstünüzde bir ağırlık var zira tüm gece uyumak ve uyumamak arasından gidip gelmişsiniz (9). Ve işe giderken bir önceki günü düşünerek “ne bu yahu” diyerek gidiyorsunuz (10).
Üstteki paragraf ile kaba bir örnek vermek istedim ve 10 adet kompartmanı sayılarla belirttim. Her kompartman yaşanılan hal ve durumları belirtiyor ve birisi 2 dakika iken, diğeri 20 dakika, bir diğeri 10 saniye sürebiliyor. Hangi birimiz bu tür bir tecrübeden geçmemişizdir ki? Herkes rüzgarın önünde yaprak olup savrulduğunu hissettiği zamanlar yaşar. Hatta çoğu insan tüm hayatını böyle yaşar. Fakat fark ettiyseniz bu örneği yaşayan kişi her kompartmanda yaşadığı duyguları o kompartmanda bırakamaz. Bir sonraki kompartmana da taşır ve bu duygusal yükle o kompartmandaki anların hakkını veremez, o anlardaki güzellikleri göremez ve hatta o anların getirdiği zorluklardan öğrenme fırsatını elde edemez. Sanki Hobbitlerle yolculuk eden “yüzük taşıyıcı”dır. Sadece bir önceki kompartman değil, o kompartmandan önceki hatırlayabildiği tüm kompartmanların duygusal yükünü her yeni kompartmanda taşır. Hafızası allak bullak bir şekilde hayvanların ormandaki yaşam mücadelesi gibi bilinçsizce yaşar, sadece kızdırılan kobranın kabarması gibi tepki verir ve “insan düşündüğü için hayvandan farklıdır” diye de avunur.
Yapılacak olan tek bir şey vardır; o da her kompartmanı o kompartmanda bırakmaktır. Her kompartmanın duygusal yükünü orada bırakmak ve bir sonrakine taşımamaktır. Çok teorik hatta uçuk görünüyor değil mi? Ama öyle değil. Neden olsun ki? Bugün yoga ve meditasyon ile insanın düşünce ve duygularını kontrol edebildiğine inanılabilirken neden bu zor olsun ki? Bazı şeyler yaşanacaktır ve ondan kaçış yoktur. O an başımıza gelen iyi ve ya zor durumları olabildiğince yaşar, zorluklara karşı mücadele eder, güzellikleri sindiririz. Hatta yere düşsek bile yerden toprakla kalkarız. O an ne önceki kompartmanda olan olayları düşünür durur, ne de kafamızda hesaplaşırız. Ne de bir sonraki kompartmanda olacakları hayal eder henüz gerçekleşmeyen ihtimaller havuzunda yüzeriz. Sadece o kompartmanda olan biteni yaşar, O’ndan gelene “eyvallah” der ve o tecrübeden öğreniriz. Ne şikayet etmeye gerek vardır ne de dedikodu yapıp kendimizi rahatlatmaya. Ünlü Samuray Musashi’nin dediği gibi “acıkınca yer, yorulunca uyuruz”, aynı çocuklar gibi. Ne öncesi, ne sonrası, sadece şimdi.
Bu ne umarsızlıktır, ne de vurdumduymazlık, ne de kalın kafalılık ve ya kalın derililik. Ne de tembelliktir. Ne de boşvermişlik ve ya kendini bırakmadır. Bu, bir dilenci olan ve “bir sonraki yaşamında kral olacağım diye şimdiye bakmıyorum” diyen bir Hint fakirinin koyvermesi de değildir. Ben kontrollü bir izin verme halinden bahsediyorum. Bir akışta olma hali.
Hayatı kompartmanlar halinde nasıl yaşarsın? Bu da sonraki yazı olsun.
Yaşamınızda her an sağlık, mutluluk, huzur dolu yaşayın, sevgi ve barış içinde kalın, ahenkli ve dengeli olun.
Sevgiler,
Kenan
Copyright © 2013  Yayın hakları Kenan Kolday'a aittir, izin alınmadan kullanılamaz.

5 Eylül 2013 Perşembe

Anı nasıl yaşarsın...YAVAŞLAMANIN GÜCÜ

http://www.naacel.blogspot.co.uk/2013/09/an-yasamak.html isimli yazımda “anı yaşamak” konusunu kendime göre işledim. Anı yaşamak daha kaliteli bir yaşam sürmek ve gerçeklerden kopmadan hayattan keyif alarak akışta olmak için bir anahtar. Anı yaşamak bir samadhi, nirvana, mokşa hali değil ancak bu yola girmek isteyen için bir basamak.
Spor, namaz, tefekkür, meditasyon, hobi ile uğraşma vs gibi aktivitelerle herkes hayatında birçok kez anı yaşar ama bunun farkına varmaz. Bu bilinçli değil o an için bilinçsizce sağlanan bir durumdur. Önemli olan bunu bilinçlice yapmaktır.
Peki NASIL? Kendimce anlatmaya çalışayım. Her şey yine farkındalık ve öz gözlem ile başlıyor. Farkındalıkla yaşanan bir hayatta insanın önünden ne fırsatlar, ne mesajlar geçer gider ama kişi onları görmesine rağmen farketmez. Öz gözlem kişinin kendi içine bakması ve iyi ve eksik yaptığı şeyleri olduğu gibi görmesidir. Görmek anlamak olmadığına göre görülen şeylerin olduğu gibi kabul edilebilmesi becerisi de öz gözlemden sonraki adım. Ve sonraki adım ise eylem aşaması.
Bence ilk adım YAVAŞLAMAK. Daha doğrusu yavaşlayabilmek. Yaşadığımız yüzyıl “hız” çağı. Her şey en hızlı bir şekilde ve en düşük maliyetle yapılmalı. Rekabetin temel kavramı bu; zira rakipler daha hızlı olabilir. Aman dikkatttt !! Daha hızlı ve yeni ürünler piyasaya sürebilir ve sen geride kalabilirsin.  İş yaşamındaki insanlar daha hızlı gelişebilir ve ya kariyer basamaklarını tırmanabilir ve sen geride kalabilirsin. Çok çalış, çookk!! Daha fazla imkanlara sahip olmak için daha çok kazanmak ve bunun için de daha çok çalışmak ve bunun için de daha çok kendini ispat lazım. Piyasada aç insan çok, geriden gelenler güçlü geliyor, bunu koruman lazım. Koş koş koş, durmadan koş.Tanınırlığı artırmak lazım, o yüzden belli insanları tanımak lazım...şu birkaç derneğe gireyim o zaman. İnsanlar buna göre yaşıyor. Serengeti’de beka mücedelesinden farksız. Hep bu lazım, o lazım. Seçme hakkı ve becerisi nerede peki? Ne oldu hür iradeye? Nerede tutuldu akıllar? Mesajların yaptırıcılığına bakar msınız? İnsanın nasıl bir kıyaslamalar dünyasının köleliğinde kıvranıp durduğunu görebiliyor musunuz? Bu evrensel kutupsallık yasasının iş yaşamındaki iz düşümü. Bu “matrix”in dibi.  Bu bir bolluk zihniyeti ile düşünmek değil, kıtlık zihniyeti ile düşünmek. Bu bir korku kültürü. Kaybetme korkusu kültürü. Elindeki kaybetme korkusu. Zor elde edilenden olma korkusu.
Hayatı öyle bir hızda yaşıyoruz ki akşam eve döndüğümüzde “ne yaptım yahu bugün?” diye geriye dönüp baktığımızda özetlemesi bile zor oluyor. İş hayatı inanılmaz talepkar. Basit olarak şu “fast food” konsepti bile bu hızlı iş yaşamı içinde beslenmeye ayrılacak zamanı asgari tutmak ve bu en kısa anda da doymak amacıyla oluşmuş bir konsept. İhtiyaç oluşmuş ve birileri bunu karşılamış. Bu beyhude ve acınası kısa yeme anında insan ne denli yediğinden keyif alır, ne denli yanındakiyle sonbet eder...tartışılır. 08:00-18:00 arası çalışan ve mesai yapmadığı varsayılan bir insan muhtemelen akşamı nasıl ettiğini bilmiyordur, hatta çoğu insan tuvalete bile sıkışmadan gitmez hale geliyor. Hatta kötü bir iş ortamında çalışıyorsa stresten bıkkın haldedir. İş yaşamı hızı ve en düşük maliyeti gerektiriyor. Aklı, bedeni, ruhu yorgun insanlar eve gidince de kendine, ailesine ve çevresine zaman ayırabilmek içinn yine hız yapıyor.
Hız yapmanın büyük bir bedeli var. Bu bedel çocuğunuzun 13 yaşına gelmesi ve hala sevdiği rengi, yemeği, hayat amaçları, hobileri, kız arkadaşını bilmemek olabilir. Bu bedel çocuklarınızla ve ailenizle geçirebileceğiniz güzel anları yaşamamış olmak ve geriye tekrar dönememek olabilir.  Bu bedel zor ve yoğun geçen bir günün ardından akşamki düğüne katılmak için eve zamanında yetişmek adına arabanızla hız yaparken otobanda kaza yapmak olabilir. Bu bedel hız yapmak adına kendinizi unutmak olabilir. Bu bedel hız yapayım derken yarım yamalak kararlar alıp sonra yanlış kararların sonuçlarını daha fazla çabayla düzeltmeye çalışmak olabilir. Bu bedel bir adım geriye çekilip hayata üstten bakıp büyük resmi görememek olabilir. Sevdiklerinize zaman ayıramamak ve onların gelişimlerini takdir edememek olabilir. Liste uzar da gider. Hız yapmanın bir bedeli vardır. Fiziken, zihnen, ve ruhen bedelleri vardır. Hız yapayım derken 120 kiloya çıkıp spora ve kendine hatta sağlığına özen göstermeyen çok insan var. Hız yapayım derken yanlızlaşan ve hayattan zevk almayan, mutlu olmayan çok zihin var ortalıkta ve bunlar kendi mutsuzluklarını çevreye bulaştırıyorlar. Ruhunun bile farkında olmayan, kendi içlerindeki o eşsizliğini görmeyen insan çok, zira o eşsizliklerinden koparılmışlar.
Hız yapmak gerekli değil demiyorum, ama hız lazım da demiyorum. DENGE önemli diyorum. Salt her an dengede kalmaktan da bahsetmiyorum. Dengede kalmak ama yeri geldiğinde hızlanmak ve sonra tekrar denge noktasına geri dönmekten bahsediyorum. Hayatta hiçbir şey statik değildir. Statik olan ölüdür. Her şey değişir ve gelişir. Hayat değişen koşullara uyum sağlamakla geçer ve durumsallık ilkesi vardır. Bu değişen koşullar altında bazen hız yapmak ve fırsatları değerlendirmek gereklidir ve o an hız lazımdır. Tembellik derecesi yavaşlamak da fırsatlardan insanı mahrum eder. İnsanı köreltir. Denge noktası öyle bir noktadır ki, kişi hem yaşadıklarının farkındadır, hem onlardan keyif alır. Hızlı yemek yerken lokmaları çiğnemeden, tadını almadan mideye yuvarlamanın tersi bir durumdur bu. Yavaşlamak, yemeği küçük lokmalara bölmek, rahat sindirim için iyice çiğneyerek yemek, yerken tadını almak ve bundan keyif almak, bir sonraki lokmayı aceleyle değil bekleyerek ve yanındakilerle konuşarak, sohbet ederek keyifle ağzına atmaktır. Hatta bu keyifli yemek sırasında yemeği yapanı ve ortamı hazırlayanları fark edip, takdir etmek ve hatta servis yapanlara da teşekkür etmektir. Ve hatta böyle güzel bir anı yaşayabilme imkanına sahip olduğun için minnet etmektir. Yavaşlamak ama yaptığın işi bir samuray kusursuzluğu ile en iyi şekilde yapmaktır bu. Yavaşlamak zihnimize farkındalığa sahip olmak için gerekli dikkat etme imkanını verir.
Bir sonraki adım ise HAYATI  BÖLÜMLERE AYIRMAK ve bu da bir sonraki yazı.
Yaşamınızda her an sağlık, mutluluk, huzur dolu yaşayın, sevgi ve barış içinde kalın, ahenkli ve dengeli olun.
Sevgiler,
Kenan
Copyright © 2013  Yayın hakları Kenan Kolday'a aittir, izin alınmadan kullanılamaz.