denge etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
denge etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mayıs 2014 Cuma

Eylemde denge ve güzellik

Yaşam bir oyun, bir tiyatro ve sen de bir oyuncu
Yaşamda ne pas pas ol, ne de zorba
Ne ezil, ne de ez
Sen sen ol, hep dengede ol, dengede kal
Denge noktası bilgelik  noktası, denge ariflerin hali
Ama yaşamdaki ve eylemdeki dengeyi mutlak denge ile karıştırma sakın
Mutlak denge bir tek O’na mahsus, tek ve Bir olan Allah’a
İnsana mahsus olan aşırılıklardan uzak, denge noktasına en yakın asgari salınımda kalabilmek
Unutma ki hayat insanı aşırılıklarıyla sınar ve törpüler
Bu yüzden...
Fikrinde ve zikrinde ölçülü, toleranslı ol
Neyi yapacağını bildiğin gibi, nasıl yapacağını da.
Her daim doğru olanı yap...
Ve dilerim ki, doğru seçimleri yapmak için akıl ve hikmet sana bahşedilsin
Nerede, ne zaman, nasıl ve ne yapacağın konusunda akıl ve hikmet pusulan olsun
Doğru olanı yapmak için ise kuvvet ve kudret sahibi olasın
Bazen gereken kuvvete ve kudrete sahip olsan bile, kendi isteğinle geri adım atıp sabredilesin. Ve bunu memnuniyetle yapasın.
Bazen de gereken kuvvet ve kudrete sahipken bile, bunu kullanıp bir şövalye gibi insanlık adına hizmet edebilesin. İyilik ve doğruluk için savaşırken bile erdemine sahip olasın, nefsine hükmedebilesin
Ama ne yapıyorsan yap, yaptıklarını güzellikle süsle
Kuvvetli olsan bile geri adım atıyorsan bunu güzellikle ve zarafetle yap
Kuvvetli değilsen ve şartlar gerektiriyor diye katlanmak zorundaysan da yine bunu güzellikle ve zarafetle yap. Ne şikayet et, ne de “keşke de”. Sadece elinden geleni yap, tevekkül et.
Kuvvet ve kudrete sahipken ve bir de şartlar da senin arkandaysa, evren seni destekliyorsa, ama sen hareket etmemeyi seçiyorsan yine bunu güzellik ve zarafetle yap. Sağ elin sol elinin ne yaptığını bilmemesi gibi bunu yap.
Kuvvet ve kudrete sahipken ve bir de şartlar da senin arkandaysa, evren seni destekliyorsa, ve sen bir şövalye gibi iyilik ve doğruluk için başkaları için savaşıyorsan da, o zaman yine bunu öyle bir güzellike ve zarafetle yap ki, erdemin ışık saçsın, her yöne yayılsın
İşte o yüzden her ne yapacaksan, akıl ve hikmetle başla, kuvvet ve kudret ile ilerle ve güzellik ve zerafet ile bitir ve süsle.
Sevgiler,
Kenan

5 Eylül 2013 Perşembe

Anı nasıl yaşarsın...YAVAŞLAMANIN GÜCÜ

http://www.naacel.blogspot.co.uk/2013/09/an-yasamak.html isimli yazımda “anı yaşamak” konusunu kendime göre işledim. Anı yaşamak daha kaliteli bir yaşam sürmek ve gerçeklerden kopmadan hayattan keyif alarak akışta olmak için bir anahtar. Anı yaşamak bir samadhi, nirvana, mokşa hali değil ancak bu yola girmek isteyen için bir basamak.
Spor, namaz, tefekkür, meditasyon, hobi ile uğraşma vs gibi aktivitelerle herkes hayatında birçok kez anı yaşar ama bunun farkına varmaz. Bu bilinçli değil o an için bilinçsizce sağlanan bir durumdur. Önemli olan bunu bilinçlice yapmaktır.
Peki NASIL? Kendimce anlatmaya çalışayım. Her şey yine farkındalık ve öz gözlem ile başlıyor. Farkındalıkla yaşanan bir hayatta insanın önünden ne fırsatlar, ne mesajlar geçer gider ama kişi onları görmesine rağmen farketmez. Öz gözlem kişinin kendi içine bakması ve iyi ve eksik yaptığı şeyleri olduğu gibi görmesidir. Görmek anlamak olmadığına göre görülen şeylerin olduğu gibi kabul edilebilmesi becerisi de öz gözlemden sonraki adım. Ve sonraki adım ise eylem aşaması.
Bence ilk adım YAVAŞLAMAK. Daha doğrusu yavaşlayabilmek. Yaşadığımız yüzyıl “hız” çağı. Her şey en hızlı bir şekilde ve en düşük maliyetle yapılmalı. Rekabetin temel kavramı bu; zira rakipler daha hızlı olabilir. Aman dikkatttt !! Daha hızlı ve yeni ürünler piyasaya sürebilir ve sen geride kalabilirsin.  İş yaşamındaki insanlar daha hızlı gelişebilir ve ya kariyer basamaklarını tırmanabilir ve sen geride kalabilirsin. Çok çalış, çookk!! Daha fazla imkanlara sahip olmak için daha çok kazanmak ve bunun için de daha çok çalışmak ve bunun için de daha çok kendini ispat lazım. Piyasada aç insan çok, geriden gelenler güçlü geliyor, bunu koruman lazım. Koş koş koş, durmadan koş.Tanınırlığı artırmak lazım, o yüzden belli insanları tanımak lazım...şu birkaç derneğe gireyim o zaman. İnsanlar buna göre yaşıyor. Serengeti’de beka mücedelesinden farksız. Hep bu lazım, o lazım. Seçme hakkı ve becerisi nerede peki? Ne oldu hür iradeye? Nerede tutuldu akıllar? Mesajların yaptırıcılığına bakar msınız? İnsanın nasıl bir kıyaslamalar dünyasının köleliğinde kıvranıp durduğunu görebiliyor musunuz? Bu evrensel kutupsallık yasasının iş yaşamındaki iz düşümü. Bu “matrix”in dibi.  Bu bir bolluk zihniyeti ile düşünmek değil, kıtlık zihniyeti ile düşünmek. Bu bir korku kültürü. Kaybetme korkusu kültürü. Elindeki kaybetme korkusu. Zor elde edilenden olma korkusu.
Hayatı öyle bir hızda yaşıyoruz ki akşam eve döndüğümüzde “ne yaptım yahu bugün?” diye geriye dönüp baktığımızda özetlemesi bile zor oluyor. İş hayatı inanılmaz talepkar. Basit olarak şu “fast food” konsepti bile bu hızlı iş yaşamı içinde beslenmeye ayrılacak zamanı asgari tutmak ve bu en kısa anda da doymak amacıyla oluşmuş bir konsept. İhtiyaç oluşmuş ve birileri bunu karşılamış. Bu beyhude ve acınası kısa yeme anında insan ne denli yediğinden keyif alır, ne denli yanındakiyle sonbet eder...tartışılır. 08:00-18:00 arası çalışan ve mesai yapmadığı varsayılan bir insan muhtemelen akşamı nasıl ettiğini bilmiyordur, hatta çoğu insan tuvalete bile sıkışmadan gitmez hale geliyor. Hatta kötü bir iş ortamında çalışıyorsa stresten bıkkın haldedir. İş yaşamı hızı ve en düşük maliyeti gerektiriyor. Aklı, bedeni, ruhu yorgun insanlar eve gidince de kendine, ailesine ve çevresine zaman ayırabilmek içinn yine hız yapıyor.
Hız yapmanın büyük bir bedeli var. Bu bedel çocuğunuzun 13 yaşına gelmesi ve hala sevdiği rengi, yemeği, hayat amaçları, hobileri, kız arkadaşını bilmemek olabilir. Bu bedel çocuklarınızla ve ailenizle geçirebileceğiniz güzel anları yaşamamış olmak ve geriye tekrar dönememek olabilir.  Bu bedel zor ve yoğun geçen bir günün ardından akşamki düğüne katılmak için eve zamanında yetişmek adına arabanızla hız yaparken otobanda kaza yapmak olabilir. Bu bedel hız yapmak adına kendinizi unutmak olabilir. Bu bedel hız yapayım derken yarım yamalak kararlar alıp sonra yanlış kararların sonuçlarını daha fazla çabayla düzeltmeye çalışmak olabilir. Bu bedel bir adım geriye çekilip hayata üstten bakıp büyük resmi görememek olabilir. Sevdiklerinize zaman ayıramamak ve onların gelişimlerini takdir edememek olabilir. Liste uzar da gider. Hız yapmanın bir bedeli vardır. Fiziken, zihnen, ve ruhen bedelleri vardır. Hız yapayım derken 120 kiloya çıkıp spora ve kendine hatta sağlığına özen göstermeyen çok insan var. Hız yapayım derken yanlızlaşan ve hayattan zevk almayan, mutlu olmayan çok zihin var ortalıkta ve bunlar kendi mutsuzluklarını çevreye bulaştırıyorlar. Ruhunun bile farkında olmayan, kendi içlerindeki o eşsizliğini görmeyen insan çok, zira o eşsizliklerinden koparılmışlar.
Hız yapmak gerekli değil demiyorum, ama hız lazım da demiyorum. DENGE önemli diyorum. Salt her an dengede kalmaktan da bahsetmiyorum. Dengede kalmak ama yeri geldiğinde hızlanmak ve sonra tekrar denge noktasına geri dönmekten bahsediyorum. Hayatta hiçbir şey statik değildir. Statik olan ölüdür. Her şey değişir ve gelişir. Hayat değişen koşullara uyum sağlamakla geçer ve durumsallık ilkesi vardır. Bu değişen koşullar altında bazen hız yapmak ve fırsatları değerlendirmek gereklidir ve o an hız lazımdır. Tembellik derecesi yavaşlamak da fırsatlardan insanı mahrum eder. İnsanı köreltir. Denge noktası öyle bir noktadır ki, kişi hem yaşadıklarının farkındadır, hem onlardan keyif alır. Hızlı yemek yerken lokmaları çiğnemeden, tadını almadan mideye yuvarlamanın tersi bir durumdur bu. Yavaşlamak, yemeği küçük lokmalara bölmek, rahat sindirim için iyice çiğneyerek yemek, yerken tadını almak ve bundan keyif almak, bir sonraki lokmayı aceleyle değil bekleyerek ve yanındakilerle konuşarak, sohbet ederek keyifle ağzına atmaktır. Hatta bu keyifli yemek sırasında yemeği yapanı ve ortamı hazırlayanları fark edip, takdir etmek ve hatta servis yapanlara da teşekkür etmektir. Ve hatta böyle güzel bir anı yaşayabilme imkanına sahip olduğun için minnet etmektir. Yavaşlamak ama yaptığın işi bir samuray kusursuzluğu ile en iyi şekilde yapmaktır bu. Yavaşlamak zihnimize farkındalığa sahip olmak için gerekli dikkat etme imkanını verir.
Bir sonraki adım ise HAYATI  BÖLÜMLERE AYIRMAK ve bu da bir sonraki yazı.
Yaşamınızda her an sağlık, mutluluk, huzur dolu yaşayın, sevgi ve barış içinde kalın, ahenkli ve dengeli olun.
Sevgiler,
Kenan
Copyright © 2013  Yayın hakları Kenan Kolday'a aittir, izin alınmadan kullanılamaz.

6 Ağustos 2013 Salı

Denge

“ Yumuşak olma ezilirsin, sert olma kırılırsın” - Victor Hugo
“Her şeyin ortası iyi, çoğu zararlıdır” -  
T. Plautus
“Okunu hedeften öteye atan okçu, okunu hedefe ulaştıramayan okçudan daha başarılı değildir” -
Montaigne
“Hiçbir şey insan için " ölçüsüz tenkit" veya " aşırı medih" kadar zararlı olmaz” -
Goethe



Denge en basit haliyle, “herhangi bir olgunun türevinin sıfıra eşit olma durumu veya farklı etmenler altında değişen olgularda karşıt etmenlerin birbirine eşit olması ya da bir sistem söz konusu olduğunda sistemin değişmemeye eğilimli durumu”dur.
Günlük kullanımda daha çok fizikte ve kişinin ruh halini tanımlamada kullanılmakla birlikte denge evrendeki en temel şeydir. http://www.naacel.blogspot.co.uk/2013/06/neden-dunyada-bunca-kargasa-var.html linkindeki yazımda da belirttiğim gibi evren “kutupsallık yasası” ışığında karşıt güçlerin harikülade dansına sahnedir. Zıtlıkların dansı ise bir diğer evrensel yasa olan “etki-tepki yasası” (fizikte eylemsizlik yasasıdır) ile dengelenir. Denge nedir peki? Denge noktası zıtlıklar arasındaki gelgitin orta noktasıdır. Bu öyle bir orta noktasıdır ki karşıt iki unsurun güçlerinin birbirlerine etkisi eşitlenmiş ve zıtlıklar birbirlerini dengelemiştir. Zamanında Suriye’yi fethe giderken Büyük İskender’in akıl hocası Aristo’ya mektupla sorduğu ve aldığı cevap gibi bu orta nokta karşıt güçlerin birbirleriyle mücadele etmekten yorulup barış yaptığı bir doğal denge noktasıdır.
Evren açısından baktığımızda ilk tür denge zıtlıklar arasındaki bir orta nokta halinin yaşandığı bir denge halidir. Bu duran bir cismi o noktada tutan bir denge hali de olabilir, ya da bir gezegen çevresinde dolaşan bir uydunun merkezkaç ve yerçekim kuvvetlerinin birbirlerini dengelemesi sayesinde oluşan bir hareketli denge de olabilir. Önemli olan iki zıt kuvvetin dengelenmesidir.
Yaşam açısından baktığımızda ise denge çok daha önemli bir hal alır. Doğum sonrası çocukluğun ilerleyen yıllarında akıl-beden-ruh üçlüsü gelişen çocuk kendi içinde olsun, aile ve sosyal yaşantısında olsun, yaşadığı coğrafya ve kültür olsun bin bir tür unsurun etkisine maruz kalır ve bunlara tepki vermeyi öğrenir. Düşünen insanın bir diğer büyük gücü de özgür iradesiyle seçim hakkını kullanmak ve gelen etkiye verdiği tepkiyi seçmektir. Elindeki muza yanlışlıkla çarpan bir diğer insanı maymunların yaptığı gibi sorgu sualsiz pataklamak değil, durumu ve olayı analiz ve sentez ederek muhakeme eden ve sonra karar alarak tepkisini bilinçli verme halidir. İşte bu insanın zihinsel, duygusal ve ruhsal yönlerinin uyumlu birlikteliği ve denge halidir.
Kişi “”hayat okulu”nda yaşarken belli bir kişilik geliştirir ve yaşadığı tüm olumlu ve olumsuz şeylere bu kişiliği ile tepki verir. Çoğu zaman da kurulmuş gibi otomatik olarak ve uykudaymışçasına tepki verir. Bazen çok kötü tepkiler verir ve çevresindekileri ne denli kırdığının farkına varır. Utanarak ve üzülerek negatif yönünü tadar. Öğrendiklerinden yola çıkarak gelişmek için kararlar alır ve uygular.
Bazen de pozitif tepkilerinin insanların hayatlarına nasıl olumlu katkıda bulunduğunu görür ve bunlardan öğrenerek güçlü yanlarını nasıl fark yaratmak için kullanacağını öğrenir. Mutlu olur, takdir alır, ilgi görür, başarı hissini tadar. Bazen de bir evliya gibi davranmasına rağmen çevresindekilere geri bildirim vermediğinden onların öğrenmelerine fırsat vermediğini ve uzun vadede bunun kendine ve karşısındakilere zarar verdiğini görür. Bilgelik olmadan evliya olunmayacağını öğrenir. Bazen de kendini korumak adına bilinçli olarak zor insan maskesi takmak yerine sadece empati kurarak ve karşısındakine sorular sorarak ve sonra onu kalben anlayarak farklı yollar ile sonuca ulaşabileceğini öğrenir.
Kişi zıt uçlar arasında ekstremlere kaymamaya özen göstermelidir. Bu gerekliyse yaşanacaktır ancak aşırı uçlara kaymanın bedeli de maddi, manevi büyük olur.
Zıtlıklar ve denge bir paranın iki yüzü ve iki yüz arasındaki kalınlık gibidir. Her ikisine de ihtiyaç vardır ve kişi dengenin her iki tarafına salınarak kendisi ve yaşam için doğru kararlar vermeyi öğrenir. Hatta öyle bir an gelebilir ki, kişi tam denge noktasında hiçbir şeyden etkilenmeyerek kalmayı bile başarabilir. Ancak zamanla onu da öğrenir ki, mutlak denge noktası ancak Tek ve Bir olan Yaradan içindir ve esasında kişinin mutlak denge noktası olarak kaldığını sandığı nokta duygusal ağırlıklarını kendi içinde derine gömdüğü bir noktadır. Kişi Yaradan değildir. O’nun parçasıdır ama O değildir ve bu yüzden mutlak denge noktası insan için değildir.  Amaç sadece insan için o noktaya yakınlaşmaktır.
Kişi bu sahte mutlak denge noktasında kalabilmek için duygularından ve hayatından feragat eder. Hareket halinde olmanın getirdiği tecrübeler zincirinden öğrenme fırsatlarını kaçırır. Hareket halinde olan insan deneyen, hata yapan ve hatalarından ders alan insandır. Hayat coşkusu ve tutkusunu kaybeder. Sanar ki denge noktasından sapmak günahtır, çünkü o noktayı uzun çabalar ve tefekkür dolu yıllar sonucunda dengenin her iki tarafında birçok şey yaşayarak ve öğrenerek bulmuştur. Ancak mutlak denge noktasının insan için minimum varyans noktası olduğunu fark ettiği an rahatlar ve yaşamı olabildiğinde yaşamaya başlar. Varyans iki zıt uç arasındaki salınım miktarıdır ve amaç onun asgari kılmaktır. Mutlak denge diye bir şey yoktur. Denge noktası insan için zıt kutuplar arasında gelgitin en az olduğu noktadır.
Denge demek sanılım yok demek değil. Mutlak denge insan için değil. Bu arada zaman zaman salınım olabilir de çünkü insanız ve duygulara sahibiz. Bunları yaşamak ve onlardan öğrenmek lazım. Öğrenmeyecek ise ne diye bu yaşam? Önemli olan aşırı uçlara kaçmadan yaşamak ve doğru olanı yapmaktır. Amaç her ne olursa olsun, övgüden de sövgüden de etkilenmemektir. İyiden de kötülükten de etkilenmemektir. Tabii ki olaylar karşısında duygular yaşanacaktır, ancak önemli olan duyguları abartmadan yaşamak ve gece yatarken günlük elbiselerimizi çıkardığımız gibi çıkarıp dolaba koymaktır. İşte böyle bir insan için dengededir denebilir. Duyguları kabul ve tevazuyla yaşar ve sonlar onlar akar gider. Kendini duygulara ve yaşama kapatmaz.
Çok özel zamanlar olur ki bu dengedeki kişi denge noktasından uzaklaşabilir. Bu bilinçli bir uzaklaşmadır ve bazen gereklidir. Gün gelir dengede kalmak o an için doğru olmaz. Bazen savaşmak da gerekir. Bir zorba karşısında olduğu gibi. O zaman dengenin her iki tarafını da bilerek, bilinçli bir şekilde davranışını seçer. Cebinde taşıdığı erdemler torbasından gerekli olanı seçer ve uygular. Denge demek savaşmamak değildir. Yeri geldiğinde, doğru ve adil bir amaç uğruna savaşır ve ölmeyi bile göze alır. Örneğin sevdiklerini ve ülkesini korumak adına ülkesini işgal eden düşmana karşı kanının son damlasına dek savaşır ama savaşırken düşmanına bile adil davranır, doğru olmayan şeyi yapmaz. Mevlana’nın dediği gibi “elinde olsa bile günaha el sürmez” ve kul hakkı yemez”. İradesiyle elinizdeki gücü dengeli ve ölçülü kullanır. Yani hala denge noktasındadır ama doğru olanı yapmak için iç dengesini bozmadan “mış gibi yapar” ve bilinçli olarak bir role bürünür. Ama oynadığı rolüne kendini kaptırmaz ve onunla özdeşlezmez.
Böyle bir insan için yaşam zıtlıkların farklı kombinasyonlarının oluşturduğu bir çeşitlilik zenginliğidir. Bu zenginlik öğrenmek için en güzel fırsattır. Anı yaşar ve akışta kalır. “Gezen kurt aç kalmaz” misali hareket eder. Belli bir amacı ve ilkeleri vardır ve erdemlerle yaşar. Yaşar ve çevresine de ışık olur. Her bir andan, karşılaştığı her bir insandan öğrenir, yoluna devam eder.
Bir diğer tür denge vardır ki o da  görünen ile görünmeyenin dengelenmesidir. Görünen alemin arkasında daha da büyük bir görünmeyen alem vardır. Maddi ve mana alemi. Ya da dünya ve ahiret yaşamı. Dünyevi ve ruhsal yaşam...ne dersek diyelim ama bu iki alem arasında da bir denge vardır. Bazı insanlar vardır, dünya yaşamından koparak her an ruhsal alemde fikren yaşamayı sever. Diğerleri ise sadece eller havaya modunda diğer alemden koparak yaşar. Denge her iki tarafı da bilip denge halinde yaşamaktır. Amaç ne dünya nimetlerinden elini çekmek, ne de  kendini tatmin etmek için arzu ve hırslara fazlasıyla bağlanmaktır.
Big Bang Teorisi ile evrenin ilk yaradılış anına gittiğimizde her şeyin fiziken tek bir noktadan, bir denge noktasından ani bir patlayışla oluştuğu görüyoruz. İlginçtir ki, henüz modern fizik ve astronominin ortaya çıkmasından 5.000 yıl önce dünyanın  farklı köşelerindeki kadim metinler evrendeki her şeyin bir teklik halinden ortaya çıktığını ve sonrasında zıtlıkların dansının egemen olduğu bir çoklu tezahür ortamından bahseder. Bu açıdan baktığımızda denge demek her şeyin o ilk doğum anına bir an için geri dönmüş gibi yapmaktır.
Yaşamınızda her an sağlık, mutluluk, huzur dolu yaşayın, sevgi ve barış içinde kalın, ahenkli ve dengeli olun.
Sevgiler,
Kenan
Copyright © 2013  Yayın hakları Kenan Kolday'a aittir, izin alınmadan kullanılamaz.

24 Mayıs 2013 Cuma

İnsanın Uyumlu ve Dengeli Gelişimi

İnsan denince akla genellikle etten kemikten, yaşayan ve nefes alan, hayvandan farklı olarak bir düşünme kapasitesine sahip ve bu yetisini içinde yaşadığı ortama hakim olmak için çözümler üreterek kullanan, içinde bir Ruh barındıran Tanrı’nın bir yaratımı gelir. Başta dinimiz olmak üzere tüm Semavi Dinler ve kutsal kitapsız öğretiler insanın dualist maddi ve manevi yönünden bahseder. Bu dünyayı bir öğrenme yeri olarak tasvir ederler. Öğrenmek için önce cehaletten çıkmak gerekir ve bu da farkındalık ile olur. Cehaletten çıkan insan ise, bilmek-yapmak-olmak yolunda kendince ilerleyerek bu “Hayat Okulu”nda öğrenmesi gereken dersleri öğrenir. Bilmek-yapmak-olmak yolu uzun ve zahmetli bir yoldur ve kendi tavşan deliğimizdir. Tavşan Deliğinde ne kadar derine inmek istediğimiz kendimize bağlıdır. Değerlerimiz, hayallerimiz, hayat amacımız ne kadar derine inmek istediğimizi belirler.
Cehalet ne kadar da güzel ve tatlıdır. Sorumluluğu yoktur. Bilmemek sorumlu olmamayı da yanında getirir. Ve bilmemekten ötürü ne kaçırdığının farkında olmadan yaşayan milyarlarca insan vardır.Fakat bir kere bilmek aşamasına geçildi mi, artık sorumluluk da başlar. Bu, ilerlemek ve paylaşmanın sorumluluğudur.
Uyanan insanın bu uzun gelişim/tekamül yolu insanın ancak kendinden mutlu ve tatmin olması ile sürdürülebilir olur. Bu mutlu ve tatmin olma hali ise insanın ancak 4 temel yönü ele alınarak sağlanabilir. Şimdi bu 4 temel yönü biraz açalım. İnsan denince hemen akla fiziksel beden ile ruhun uyumlu birlikteliği gelir. Ancak yukarıdaki ilk paragrafta bahsettiğim gibi, insan düşünen bir hayvan olmasından dolayı bir entelektüel yana da sahiptir. Buraya kadar insandaki 3 unsurdan bahsettik; beden-akıl-ruh. Beden insanın genetik ve fiziksel yapısını, akıl entelektüel yanını ve ruh da geldiği İlahiliğini yansıtır. Ancak insanın bir de duyguları  vardır ki hayatımızdaki önemi sebebiyle ayrıca incelemek istiyorum. İnsan ancak bu 4 temel alanlarda eyleme geçer ve gelişim sağlarsa, tam ve bütün olmayı başarır. Ancak o zaman sürdürülebilir bir başarı için gerekli iç huzur, mutluluk ve tatmine kavuşur ve yoluna devam edebilir.
Beden-duygular-akıl-ruh insanı oluşturan temel unsurlardır. Sezgileri ruhun bir parçası ve onun bir sesi olarak görmek ve ruhsal yönün altında ele almak mantıklı olur. Bunun yanında bu 4’lü içinde insanın içinde ve etkileşimde bulunduğu sosyal yaşamı da ele almazsak, insanı bireysel ve münzevi bir yapıya sokarız. Bu yüzden sosyal unsuru da duygusal alanın içinde ele almak iyi olur.
Tekrar etmek gerekirse, insan bu 4 temel alanda dengeli ve uyumlu, birbirini besleyen bir gelişme sağlarsa kendi içsel gücünü harekete geçirebilir ve sürdürebilir bir gelişmeyi yakalar. Peki her bir alanda neler yapılabilir? Bunun cevabı kişiden kişiye değişir, zira herkesin kendine özgü biricik, özgün ve zengin bir karakteri, iç dünyası, koşulları, amaçları ve karması vardır. Ancak standart bir cevap vermek gerekirse aşağıdakiler söylenebilir...
·         BEDEN – sağlık, beslenme, fiziksel güç ve dayanıklılık, iş ve kariyer, nefs, vs vs...
·         DUYGULAR – sosyal ilişkiler, iş ilişkileri, sanat, iletişim becerileri,
·         ZİHİN – kişisel gelişim, felsefe ve entelektüel gelişim, okumak ve öğrenmek, kendini gözlemlemek, vs vs
·         RUH – yardım etmek, insanların hayatlarına olumlu katkıda bulunmak, eğitim, içsel yolculuk, sezgileri, vs vs...
Her bir alan için farklı örnekler verilebilir ancak her insanın hayat amaçları onun bu 4 temel alandaki alt başlıklarını etkiler. Bugün hayallerinizi gerçekleştirme gücüne sahip bir insan olduğunuzu hatırlayarak işe başlayın. Siz özgün, eşsiz ve biriciksiniz. Gerçekten olanaksızsınız. Yeter ki niyet-gayret-kısmet edin. Nasıl bir hayat yaşamak istediğinizi bu 4 temel alan ışığında düşünün ve yazın. Sonra 4 temel alanın her birinde hayallerinizi ve hayat amacınızı yazın. Her bir kalem için kısa ve uzun vadeli aksiyonlar çıkarın ki bunları hayata geçirebilmek mümkün olsun. Unutmayın, her şeyi aynı anda yapamazsınız ve zamana ihtiyacınız var. Bu fizik planında niyetin sonuca ulaşması için “Gebelik Yasası” gereği bir zaman gereklidir. Ne ekerseniz onu biçersiniz, ama bu hasat zamanı sizin istediğiniz an değil, sizin hazır olduğunuz ve Allah’ın “kısmet” ile betimlediğimiz takdirine göre olur.
Bir şey istiyorsanız, onu gerçekleştirme potansiyeliniz olduğu içindir. Bu potansiyelin kinetiğe, yani fikrin eyleme dönüşmesi için de çaba, azim ve sebat gereklidir.
Sağlık, mutluluk, huzur dolu yaşayın, sevgi ve barış içinde kalın.
Kenan Kolday