27 Ağustos 2013 Salı

Her günü tatil gibi yaşamak

Yaz çoktan geldi, hatta bitiyor. Yakında okullar açılacak. Ramazan Bayramı’nın bitmesiyle uzun süredir beklenen tatiller yapılıyor. Tatil herkesin ihtiyacı ve birçok insan bunun hayaliyle tüm yıl yaşıyor.
Tatil ne kadar önemli değil mi? Günlük yaşamın koşturmacası içinde hepimiz bir an için işten güçten uzaklaşmak ve sevdiklerimizle zaman geçirip kafamızı dağıtmak için tatil yapmak ihtiyacındayız. Maalesef bir çok insan yoğun iş temposu  ve beklentiler okyanusunda bir hafta tatil yapmadan yıllarca çalışıyor. Bazıları kendine bunu hak bile görmüyor maalesef. Bazıları ise kısıtlı imkanlar sebebiyle düşünemiyor.
Neden tatil bu kadar önemli peki? İnsanlar tatile çıkınca öncelikle sevdikleriyle daha fazla zaman geçirmek için fırsat buluyor. Bunun da ötesinde kendisine zaman ayırabiliyor. Hafta sonu gibi kısa bir zamanda gidip göremedikleri yerlere gitme fırsatını buluyor. Ancak bir çok insan için tatil gündelik hayatın koşturmacasından bir kaçış yolu olarak görüyor. Bu kaçış, yoğun bir iş temposu ile geçen gün sonunda insanın stresini spor yaparak veya erken uyuyarak atmaya çalışmaktan farksız. Bu kaçış ile insanlar gündelik sorunlardan bir an için zihinsel bir kaçış yaşamaya ve dinlenmeye çalışıyorlar.
Neden bir kaçışa ihtiyaç var, NEDEN? Çünkü hayat zor ve temposu yüksek. Talepler kesin ve net. Yük çoğu insan için ağır. Çoğu insan için nefes almaya zaman yok. İnsanlar her gün kolay ve zor, iyi ve kötü, adil olan ve olmayan birçok olay yaşıyorlar. Zıt durum ve haller arasındaki gitgel içinde strese giriyorlar. İnsanı acil durumlardan korumak için var olan bir savunma mekanizması olan stres, hayatın her anında kişiye bir yol arkadaşı olunca insanlar mutsuz oluyorlar. Mutlu olmak için akşam evine ve ailesine gitmeye, dostlarıyla vakit geçirmeye, yılda birkaç hafta kaçıp tatil yapmaya ihtiyaç duyuyor. Bir ara vermeye olan bir ihtiyaç bu. Bu çok normal, ancak normal olmayan şey tüm bu kaçışlara rağmen kalıcı huzur ve mutluluğa sahip olunamaması ve devam eden stres ile gelen etkiye otomatik tepki veren otomatik bir hayat yaşanması.
Tatil bitip gündelik yaşama dönünce geçici mutluluk hali bitiyor. İnsan ruhu evrensel dengeyi kendi içinde bulduğu  bir hayat arar. İnsanlar tembel değildir ama aptal da değildir. Aradıkları onurlu, mutlu ve başarılı bir dengedir. Tatil de bir telafi metodu ama günümüzde tek başına yetmiyor.
Peki sadece hafta sonlarını düşünerek ve tüm yılı bir iki haftalık tatil hayalleriyle yaşamaya mahkum olmadan, HER GÜNÜ TATİL GİBİ YAŞAMAK da mümkün desem ne dersiniz? Tatilin kaçıştan gelen dayanılmaz hafifliğine kapılmadan yaşamak mümkün desem. Tatil hissinin getirdiği mutluluk hissinin geçici olduğunu söylesem. “Bu bir hayal, Bu olamaz” denildiğini duyar gibiyim. “Ya da ne saçmalıyor bu adam!!” denildiğini de. Ancak bu mümkün ve bunu yapmak için ne sarhoş olmaya, ne kafayı bulmaya, ne ilaç almaya ihtiyaç var. Bu kalıcı ve dengeli bir zihin halini yakalamak ve hayatımızın her bir anında başımıza gelen olaylara bilinçli ve farkındalıklı tepki verebilmek ve etkilenmemek ile mümkün. Zor değil ama kolay da değil. Olay sadece mevcut zihinsel tutum ve davranışlarımızın farkına varıp, bilinçli bir hale geçmek ve her anı böyle yaşamak. Çevremizdekilerin, olayların, ve koşulların kuklası olarak yaşamak yerine, özgür irademizle kendimizin ve yaşamımızın kontrolünü ele almak, kendimize ve hayata dair yüksek farkındalığa sahip olmak, hayattaki hedeflerimizi bilip buna göre bilinçli seçimlerle yaşamak, fikrimizde ve zikrimizde dengeli ve ölçülü olmak ve doğa ve evren ile uyumlu yaşamaya geçmekten bahsediyorum. Bu bir dönüşüm, bir metamorfoz. Bir tırtılın kozasına girmesi ve kelebek olarak çıkması hali. Bu tırtıl sürünerek ilerlemek için değil, uçmak için yaratılmış ancak tırtıl iken bunu bilmiyor, bilemiyor ta ki o mucizevi dönüşüm anı tamamlanana dek.
Her günü tatil gibi yaşamak, tatil ile elde edilmeye çalışılan o zihinsel huzur ve dinginlik durumunu kalıcı olarak yakalamak ve hayatın her bir anında onu koruyarak yaşamaktır benim için. Evet bu bir zihin hali ve herkes bunu yapabilir. Bu bir Zen Budist rahibinin “Aum” çekerek meditasyon yaparak yakaladığı bir mistik hissiyat değil. Nirvanadan da bahsetmiyorum ama ona giden yollardan birine işaret ediyorum. Ya da sadece hayattan keyif almamızı sağlayan şeyleri yaparak tüm bir günü ve yılları keyifle geçirmekten de bahsetmiyorum, zira insan kalıcı mutluluğu geçici ve anlık keyif veren şeylerle elde edemez. Kalıcı mutluluk için kalıcı bir olumlu zihinsel tutuma ve bakış açısına sahip olmak gerek.
Her günü tatil gibi yaşamak bir zihin hali. Bir özgürlük hali. Hem bu dünyada yaşamak, hem de ona bağlı olmama hali. Bu mümkün, yeter ki ona ulaşmayı seçin.
Yaşamınızda her an sağlık, mutluluk, huzur dolu yaşayın, sevgi ve barış içinde kalın, ahenkli ve dengeli olun.
Sevgiler,
Kenan
Copyright © 2013  Yayın hakları Kenan Kolday'a aittir, izin alınmadan kullanılamaz.

6 Ağustos 2013 Salı

Denge

“ Yumuşak olma ezilirsin, sert olma kırılırsın” - Victor Hugo
“Her şeyin ortası iyi, çoğu zararlıdır” -  
T. Plautus
“Okunu hedeften öteye atan okçu, okunu hedefe ulaştıramayan okçudan daha başarılı değildir” -
Montaigne
“Hiçbir şey insan için " ölçüsüz tenkit" veya " aşırı medih" kadar zararlı olmaz” -
Goethe



Denge en basit haliyle, “herhangi bir olgunun türevinin sıfıra eşit olma durumu veya farklı etmenler altında değişen olgularda karşıt etmenlerin birbirine eşit olması ya da bir sistem söz konusu olduğunda sistemin değişmemeye eğilimli durumu”dur.
Günlük kullanımda daha çok fizikte ve kişinin ruh halini tanımlamada kullanılmakla birlikte denge evrendeki en temel şeydir. http://www.naacel.blogspot.co.uk/2013/06/neden-dunyada-bunca-kargasa-var.html linkindeki yazımda da belirttiğim gibi evren “kutupsallık yasası” ışığında karşıt güçlerin harikülade dansına sahnedir. Zıtlıkların dansı ise bir diğer evrensel yasa olan “etki-tepki yasası” (fizikte eylemsizlik yasasıdır) ile dengelenir. Denge nedir peki? Denge noktası zıtlıklar arasındaki gelgitin orta noktasıdır. Bu öyle bir orta noktasıdır ki karşıt iki unsurun güçlerinin birbirlerine etkisi eşitlenmiş ve zıtlıklar birbirlerini dengelemiştir. Zamanında Suriye’yi fethe giderken Büyük İskender’in akıl hocası Aristo’ya mektupla sorduğu ve aldığı cevap gibi bu orta nokta karşıt güçlerin birbirleriyle mücadele etmekten yorulup barış yaptığı bir doğal denge noktasıdır.
Evren açısından baktığımızda ilk tür denge zıtlıklar arasındaki bir orta nokta halinin yaşandığı bir denge halidir. Bu duran bir cismi o noktada tutan bir denge hali de olabilir, ya da bir gezegen çevresinde dolaşan bir uydunun merkezkaç ve yerçekim kuvvetlerinin birbirlerini dengelemesi sayesinde oluşan bir hareketli denge de olabilir. Önemli olan iki zıt kuvvetin dengelenmesidir.
Yaşam açısından baktığımızda ise denge çok daha önemli bir hal alır. Doğum sonrası çocukluğun ilerleyen yıllarında akıl-beden-ruh üçlüsü gelişen çocuk kendi içinde olsun, aile ve sosyal yaşantısında olsun, yaşadığı coğrafya ve kültür olsun bin bir tür unsurun etkisine maruz kalır ve bunlara tepki vermeyi öğrenir. Düşünen insanın bir diğer büyük gücü de özgür iradesiyle seçim hakkını kullanmak ve gelen etkiye verdiği tepkiyi seçmektir. Elindeki muza yanlışlıkla çarpan bir diğer insanı maymunların yaptığı gibi sorgu sualsiz pataklamak değil, durumu ve olayı analiz ve sentez ederek muhakeme eden ve sonra karar alarak tepkisini bilinçli verme halidir. İşte bu insanın zihinsel, duygusal ve ruhsal yönlerinin uyumlu birlikteliği ve denge halidir.
Kişi “”hayat okulu”nda yaşarken belli bir kişilik geliştirir ve yaşadığı tüm olumlu ve olumsuz şeylere bu kişiliği ile tepki verir. Çoğu zaman da kurulmuş gibi otomatik olarak ve uykudaymışçasına tepki verir. Bazen çok kötü tepkiler verir ve çevresindekileri ne denli kırdığının farkına varır. Utanarak ve üzülerek negatif yönünü tadar. Öğrendiklerinden yola çıkarak gelişmek için kararlar alır ve uygular.
Bazen de pozitif tepkilerinin insanların hayatlarına nasıl olumlu katkıda bulunduğunu görür ve bunlardan öğrenerek güçlü yanlarını nasıl fark yaratmak için kullanacağını öğrenir. Mutlu olur, takdir alır, ilgi görür, başarı hissini tadar. Bazen de bir evliya gibi davranmasına rağmen çevresindekilere geri bildirim vermediğinden onların öğrenmelerine fırsat vermediğini ve uzun vadede bunun kendine ve karşısındakilere zarar verdiğini görür. Bilgelik olmadan evliya olunmayacağını öğrenir. Bazen de kendini korumak adına bilinçli olarak zor insan maskesi takmak yerine sadece empati kurarak ve karşısındakine sorular sorarak ve sonra onu kalben anlayarak farklı yollar ile sonuca ulaşabileceğini öğrenir.
Kişi zıt uçlar arasında ekstremlere kaymamaya özen göstermelidir. Bu gerekliyse yaşanacaktır ancak aşırı uçlara kaymanın bedeli de maddi, manevi büyük olur.
Zıtlıklar ve denge bir paranın iki yüzü ve iki yüz arasındaki kalınlık gibidir. Her ikisine de ihtiyaç vardır ve kişi dengenin her iki tarafına salınarak kendisi ve yaşam için doğru kararlar vermeyi öğrenir. Hatta öyle bir an gelebilir ki, kişi tam denge noktasında hiçbir şeyden etkilenmeyerek kalmayı bile başarabilir. Ancak zamanla onu da öğrenir ki, mutlak denge noktası ancak Tek ve Bir olan Yaradan içindir ve esasında kişinin mutlak denge noktası olarak kaldığını sandığı nokta duygusal ağırlıklarını kendi içinde derine gömdüğü bir noktadır. Kişi Yaradan değildir. O’nun parçasıdır ama O değildir ve bu yüzden mutlak denge noktası insan için değildir.  Amaç sadece insan için o noktaya yakınlaşmaktır.
Kişi bu sahte mutlak denge noktasında kalabilmek için duygularından ve hayatından feragat eder. Hareket halinde olmanın getirdiği tecrübeler zincirinden öğrenme fırsatlarını kaçırır. Hareket halinde olan insan deneyen, hata yapan ve hatalarından ders alan insandır. Hayat coşkusu ve tutkusunu kaybeder. Sanar ki denge noktasından sapmak günahtır, çünkü o noktayı uzun çabalar ve tefekkür dolu yıllar sonucunda dengenin her iki tarafında birçok şey yaşayarak ve öğrenerek bulmuştur. Ancak mutlak denge noktasının insan için minimum varyans noktası olduğunu fark ettiği an rahatlar ve yaşamı olabildiğinde yaşamaya başlar. Varyans iki zıt uç arasındaki salınım miktarıdır ve amaç onun asgari kılmaktır. Mutlak denge diye bir şey yoktur. Denge noktası insan için zıt kutuplar arasında gelgitin en az olduğu noktadır.
Denge demek sanılım yok demek değil. Mutlak denge insan için değil. Bu arada zaman zaman salınım olabilir de çünkü insanız ve duygulara sahibiz. Bunları yaşamak ve onlardan öğrenmek lazım. Öğrenmeyecek ise ne diye bu yaşam? Önemli olan aşırı uçlara kaçmadan yaşamak ve doğru olanı yapmaktır. Amaç her ne olursa olsun, övgüden de sövgüden de etkilenmemektir. İyiden de kötülükten de etkilenmemektir. Tabii ki olaylar karşısında duygular yaşanacaktır, ancak önemli olan duyguları abartmadan yaşamak ve gece yatarken günlük elbiselerimizi çıkardığımız gibi çıkarıp dolaba koymaktır. İşte böyle bir insan için dengededir denebilir. Duyguları kabul ve tevazuyla yaşar ve sonlar onlar akar gider. Kendini duygulara ve yaşama kapatmaz.
Çok özel zamanlar olur ki bu dengedeki kişi denge noktasından uzaklaşabilir. Bu bilinçli bir uzaklaşmadır ve bazen gereklidir. Gün gelir dengede kalmak o an için doğru olmaz. Bazen savaşmak da gerekir. Bir zorba karşısında olduğu gibi. O zaman dengenin her iki tarafını da bilerek, bilinçli bir şekilde davranışını seçer. Cebinde taşıdığı erdemler torbasından gerekli olanı seçer ve uygular. Denge demek savaşmamak değildir. Yeri geldiğinde, doğru ve adil bir amaç uğruna savaşır ve ölmeyi bile göze alır. Örneğin sevdiklerini ve ülkesini korumak adına ülkesini işgal eden düşmana karşı kanının son damlasına dek savaşır ama savaşırken düşmanına bile adil davranır, doğru olmayan şeyi yapmaz. Mevlana’nın dediği gibi “elinde olsa bile günaha el sürmez” ve kul hakkı yemez”. İradesiyle elinizdeki gücü dengeli ve ölçülü kullanır. Yani hala denge noktasındadır ama doğru olanı yapmak için iç dengesini bozmadan “mış gibi yapar” ve bilinçli olarak bir role bürünür. Ama oynadığı rolüne kendini kaptırmaz ve onunla özdeşlezmez.
Böyle bir insan için yaşam zıtlıkların farklı kombinasyonlarının oluşturduğu bir çeşitlilik zenginliğidir. Bu zenginlik öğrenmek için en güzel fırsattır. Anı yaşar ve akışta kalır. “Gezen kurt aç kalmaz” misali hareket eder. Belli bir amacı ve ilkeleri vardır ve erdemlerle yaşar. Yaşar ve çevresine de ışık olur. Her bir andan, karşılaştığı her bir insandan öğrenir, yoluna devam eder.
Bir diğer tür denge vardır ki o da  görünen ile görünmeyenin dengelenmesidir. Görünen alemin arkasında daha da büyük bir görünmeyen alem vardır. Maddi ve mana alemi. Ya da dünya ve ahiret yaşamı. Dünyevi ve ruhsal yaşam...ne dersek diyelim ama bu iki alem arasında da bir denge vardır. Bazı insanlar vardır, dünya yaşamından koparak her an ruhsal alemde fikren yaşamayı sever. Diğerleri ise sadece eller havaya modunda diğer alemden koparak yaşar. Denge her iki tarafı da bilip denge halinde yaşamaktır. Amaç ne dünya nimetlerinden elini çekmek, ne de  kendini tatmin etmek için arzu ve hırslara fazlasıyla bağlanmaktır.
Big Bang Teorisi ile evrenin ilk yaradılış anına gittiğimizde her şeyin fiziken tek bir noktadan, bir denge noktasından ani bir patlayışla oluştuğu görüyoruz. İlginçtir ki, henüz modern fizik ve astronominin ortaya çıkmasından 5.000 yıl önce dünyanın  farklı köşelerindeki kadim metinler evrendeki her şeyin bir teklik halinden ortaya çıktığını ve sonrasında zıtlıkların dansının egemen olduğu bir çoklu tezahür ortamından bahseder. Bu açıdan baktığımızda denge demek her şeyin o ilk doğum anına bir an için geri dönmüş gibi yapmaktır.
Yaşamınızda her an sağlık, mutluluk, huzur dolu yaşayın, sevgi ve barış içinde kalın, ahenkli ve dengeli olun.
Sevgiler,
Kenan
Copyright © 2013  Yayın hakları Kenan Kolday'a aittir, izin alınmadan kullanılamaz.

1 Ağustos 2013 Perşembe

Mürşit

“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” - Mustafa Kemal Atatürk
 Öğrenci hazır olduğunda öğretmen gelecektir”- Kybalion
Doğuyor, yaşıyor ve ölüyoruz ve bu döngü öylece devam ediyor. Yaşam nehrinin üstünde öylesine sürükleniyor gidiyor çoğu insan. Çoğu insan bu uzun nehrin coşkulu ve güçlü akışı içinde sandal üstünde kalmaya ve önlerine çıkan taşlara sandalı vurmamaya gayret ederek geçiriyor günlerini. Bundan da keyif alıyor.  Sadece önüne bakıp kürek vuruyor, şarkı söylüyor. Doğan ve batan güneşin altında gidiyor da gidiyor.
Uyanmayı isteyen ve sonra da başaran bazıları ise “neden bu nehirdeyim?”, “nehir nereye akıyor?”, “başka imkanlar var mı? vs gibi acayip soruları sorarak biligi edinmeye ve araştırmaya başlıyorlar. Öğrendiklerini düşünmeye ve irdelemeye başlıyorlar ve de hazmettikçe farklı kapıların içlerinde açıldığını görüyorlar. Tabii bunca düşünsel eforu sandalı sürerken harcıyorlar. Kapılar açıldıkça kişi bildikleri karşısında uygulamaya geçmeyi ve öğrendiklerini hayatının her alanında uygulamaya çalışıyor. Düşe kalka geçen denemeler ile de kalıcılığı sağlıyor. Öğrendikçe de paylaşmak istiyor sonra.
Gurdjieff’in bahsettiği gibi uyanış için her zaman bir ilk dış etki gerekiyor. Bu etki bazen bir büyüğünüzün söylediği özlü söz, yada olumlu/olumsuz bir olay sonrası kişiyi düşünmeye ve tefekküre iten bir olay, rol model bir liderden alınan ilham, bir Afrika yerlisinin “ubuntu” diyerek yaşaması, izlenilen bir sinemada verilen mesajın içinizde yeşerttiği fikirler ve derin duygular, iç mutsuzluklar, kırık bir kalp vs vs...örnekler daha da artırılabilir. Bu ilk etki de bir nevi mürşittir. Hayatın kendisi ve yaşanılanlar en önemli mürşiddir, zira bir yaşadıklarımızdan öğrendikçe gelişiriz. Her verilmeyen sınav farklı versiyonlarda, farklı ortamlarda ve farklı kişiler adı altında tekrar tekrar oynar durur; taki kişi öğrenene kadar. Atılan her bumerang tekrar bize geri gelir. Yani kişinin ille de kendisini geliştirmesi için karşısına kanlı canlı bir insan çıkıp ona ışık olması gerekmez. Hayat kitabının kendisi mürşiddir; tabii ki okuyana ve okuduğunu anlayana ve hatta anladığını uygulamaya geçirene.
20 yüzyıl ile gelişen teknoloji tüm dünyayı bir kasabaya dönüştürdü. Internet devrimi ile elimizdeki imkanlar bilgiye inanılmaz derecede hızlı erişmemizi sağlıyor. Ancak bilgi çöplüğü de fazlasıyla var ve doğru bilgiye ulaşmak 100 yıl öncesi kadar da zor. Herkes standart bilgiye ulaştığından bilgiç kesilip akıl veriyor ve doğruluk nehrinin suları daha da bulanıklaşıyor. Ancak eldeki imkanlar ile artık eskisi gibi bir dağın tepesindeki manastıra gitmeye ve orada bir ustanın dibinde yıllar geçirmeye gerek kalmadan da temel bilgileri almak mümkün. Antik Yunan’da “7 temel bilim” olarak geçen ve herkesin öğrenmesine açık olmayan ve çoğu zaman inisiyatik okullarda okutulan dersler ve hatta fazlası günümüzde artık okullarda veriliyor. Okulda verilmeyenin fazlası internette var. Ama hala bilgelik ne sınavlar, ne dersler, ne de kurslarla verilemiyor. Bilmek-yapmak-olmak üçlemesinde olmak ile paralel olan bilgelik sadece zihinsel hazırlık ve uygulamadan gelen deneyim ile kazanılıyor ve kısa zamanda aktarılamıyor. Yani yapmaktan olmaya geçmek için hala bir mürşide ihtiyaç var. Ama yine de bu mürşidin ille de yanınızda olması gerekmiyor, zira düşünen, kafa yoran ve deneyerek öğrenen, öğrendiğini ileriye götürüp uygulayan insan bilgelik yolunda öğrenebilir. Büyük insanların, bilgelerin,kahramanların hayatları okuyan için inanılmaz bir feyz alma kaynağı...ancak ve ancak okuduklarından feyz alıp uyguladığı sürece.
Herkes yanı başında olan kanlı canlı bir mürşit ile çalışma fırsatı bulamıyor. Çok az insanın sahip olduğu bu imkan özel bir durum. Freud’un el veridi Jung onun fikirlerini ileriye götürmüş. Sokrates Platon’a el vermiş, Platon da Aristo’ya. Thales-Anaksimandros-Anaximenes-Heraklitus hepsi birbirlerini sırasıyla etkileyerek el vermişler. Bu insanların yanı başlarında büyük bir irfan sahibi üstat ile zaman geçirme fırsatları varmış ve onlarda sonradan gelene el vermişler. Bu az rastlanır bir şans ancak 21 yüzyıl insanın feyz alacağı çok fazla bilgi aktarımı bazlı şey var.
Ancak öyle şeyler var ki hayatta işte onlar için ille de mürşit gerekli. Peygamberlerin takipçilerine el vermesi, Kadim Mısır’da Osiris Mabed’lerinde ve Tibet’te üstatların lanularına bir sonraki aşamaya inisiasyon ile el vermesi, Tasavvuf ehlinin çırağına el vermesi...bunlar mutlaka bir yaşayan mürşit ile çalışmayı gerektirir. El vermek basit anlamıyla bilgi aktarımın yanında bilgi ve enerji ustalığı da aktarımıdır. Makro ve mikro kozmos bilgisinin aktarımıdır. Böyle bir noktada mürşit ile yürümemeyi seçen kişi “Star Wars” filminde sembolize edilen “karanlık tarafa” geçme riskini taşır; yani elde ettiği güç kontrolsüz güç olacağından kendine ve başkalarına zarar verebilir ve hükmetmenin de gücünden keyif alıp bir tirana dönüşebilir.
Hayat kitabını okumaktan daha iyi bir mürşit yok bana kalırsa. Hayatın içinde olmak, insanlarla etkileşimde bulunmak ve hatalarımızdan ders almak, onların geri bildirimlerinden yararlanmak, bir inanca sahip olmak, Ulu Önder Atatürk’ün dediği gibi ilim öğrenmek ve akıl süzgecinden geçirmek, sanata hakim olmak, felsefe ve mantık ile hayata dair sorular sormaktan daha güzel bir mürşit olamaz. Şehirde nirvana bu. http://www.naacel.blogspot.co.uk/2013/05/sehirde-kamil-insan-olmak.html
Tüm bunlar yanında insanın yakın çalışabileceği ve feyz alabileceği hatta el alabileceği üstatlar, mürşitler varsa ne ala. Hayat her zaman öğrenme fırsatlarını karşımıza çıkartır...her zaman. Yeter ki görüp fırsatı yakalayabilelim. “Öğrenci hazır olduğunda öğretmen gelecektir” ve yapabileceğimiz en büyük şey “yaşanılan olumlu veya olumsuz her şeye teşekkür etmek, minnet etmek ve O’ndan gelene “eyvallah” diyerek, “ışıklı yolumuza” yolumuza devam etmektir. “Yaradandan ötürü yaradılanı sevmektir”.
Unutmayın “bulanlar hep arayanlardır
Yaşamınızda her an sağlık, mutluluk, huzur dolu yaşayın, sevgi ve barış içinde kalın, ahenkli ve dengeli olun.
Sevgiler,
Kenan
Copyright © 2013  Yayın hakları Kenan Kolday'a aittir, izin alınmadan kullanılamaz.

26 Temmuz 2013 Cuma

Sözlerin Gücü

Sen ne söylersen söyle, söylediğin karşıdakinin anladığı kadardır
Mevlana
İnsan olmanın en güzel yönlerinden biri de sözlü iletişim kurmak. Düşünmektir insanı hayvandan farklı kılan der birçok insan ama doğru kullanılmayan zeka işe yarar mı? Kontrolsüz güç, güç müdür? Sözlü iletişim insan zekasının incelikli bir ürünüdür ve hayat oyununda başarılı olmamız için önemlidir.
Söz iletişim için tek gerekli unsur değildir, ama yapılan araştırmalar göre kişilerarası iletişimde sözlerimizin %7, sesin %38 ve beden dilimizin %55 değere sahip olduğunu göstermiştir. Yani ne söylediğimiz değil, nasıl söylediğimiz önemli. Yaşamımızdaki her şey aslında zihinsel bir temele yani algılara dayanıyor. Algı kadim “savaş sanatları”nın olmazsa olmazıdır.
 Sen ne söylersen söyle, söylediğin karşıdakinin anladığı kadardır” demiş Mevlana. Ancak bunu bile farklı anlamak mümkün. Birisi “ben söyledim, adama bak anlamadı” derken, diğeri “nasıl söylersem karşımdakinin beni daha iyi anlamasını sağlarım?” der. Stephen Covey bunu “önce anlamaya çalış, sonra anlaşılmaya” şeklinde çok güzel özetlemiş.
Ancak sözlerin gücü  %7 deyip de geçmemek lazım zira sözler güzel kullanılmadıklarında hafızada ve kalpte yaralara yol açarlar. İnsanoğlunun en temel ihtiyaçlarından birisi anlaşılmaktır. Anlaşılmak ise iletişim ile olur. Bazen bir bakış anlamak veya anlaşılmak için yeterliyken, bazen de uzun yıllar süren tartışmalar anlayışı getirir. Bazen hayatın ani bir müdahalesi ile zor yoldan da öğrenilebilir, bazen de öğrenilmez .
Birini anlamak istiyorsanız veya kendinizi doğru ifade etmek istiyorsanız Dr.Thomas Gordon’un “Etkili Anne-Babalık” adlı kitabındaki şu 12 iletişim hatasından sakınmak faydalı olur...
·         Emir vermek, yönlendirmek
·         Uyarmak, gözdağı vermek
·         Ahlak dersi vermek
·         “Öğüt vermek, çözüm önermek”
·         Nutuk çekmek
·         Yargılamak, eleştirmek, suçlamak
·         Övmek
·         Ad takmak, alay etmek
·         Yorumlamak, tanı koymak
·         Güven vermek, desteklemek
·         “Anlatması devam ederken soru sormak
·         Şaka yapmak, konuyu değiştirmek
Bu hatalar her zaman iletişimi engeller diye kesin bir kural yoktur ve açık bir iletişime sahip, etkin ve koşulsuz dinlemesini bilen, her şeyi olduğu gibi kabul eden, herkesi farklı bir birey, farklı bir değer olarak gören, farklılıkların sorun değil, bir çeşitlilik olduğunu gören ve anlayan zihinler arasındaki mesafe atom çekirdeğindeki proton ve nötron arasındaki mesafeden bile kısadır. Önemli olan kişilerarası kredi hesabınızın ne denli kabarık olduğudur.
Yaşamınızda her an sağlık, mutluluk, huzur dolu yaşayın, sevgi ve barış içinde kalın, ahenkli ve dengeli olun.
Sevgiler,
Kenan
Copyright © 2013  Yayın hakları Kenan Kolday'a aittir, izin alınmadan kullanılamaz.

23 Temmuz 2013 Salı

Çocuktan al erdemi...Özgürlük

 Bilgeliğin dudakları anlamayan kulaklara kapalıdır
Kybalion
Bir süre önce çocuklardan öğrenebileceğimiz şeylerle ilgili 2 yazı yazmıştım. http://www.naacel.blogspot.co.uk/2013/06/cocuklarm-benim-hayat-kocum-2.html Bu sefer de geçen hafta yürümeye başlayan oğlumdan feyz aldıklarımı paylaşmak istiyorum.
Bizim oğlan geçen hafta yürümeye başladı. O her gün yerlerde emekleyen, dizleri yerleri süpüren velet ayağa kalktı. Ne ayağa kalkış ama. Ne görkemli bir ayağa kalkış o ama. İlk denemeler doğal olarak başarısızlıkla sonuçlandı. Her düştüğü sefer “mırın kırın etmeden”, “şikayet etmeden”, “görevinin bilincinde bir samuray iradesi” ile düştüğü yerden kalktı ve en sonunda ayakta durmayı başardı. Amacı oydu ve sadece ona odaklandı ve yaptı. Düşmeyi hiç düşünmedi, sadece yaptı, anı yaşadı. Eski Japon sözü gibi “acıkınca ye, yorulunca uyu”. Her düşmeden sonra bir önceki denemenin ona verdiği hazla bir sonraki denemesini merakla ve büyük bir şevkle yapıyordu. Yüzündeki gülümseme kanatlanmış da uçuyor izlenimi veriyordu.Gözlerindeki merak felsefe taşının sırrını keşfe bir adım yaklaşan bir simyacının meceracı ve muzip bakışları gidiydi. Sanki bir süre önce içinden çıkıp geldiği o bütünlüğün saflığını saçıyordu etrafa adeta.
Ayakta durmak demek yürümek demek değil tabii. Sendeledi durdu. Hatta onu kumda yürüterek Brezilya kung-fu’su “Capoeira”cıların dengesini kazansın istedim ve bizimkisi 2 gün sonra dengesini ayakta gayet iyi sağlıyor ve düşe kalka birkaç adım yürüyordu. Sonraki 2 gün ise kendi başına 20-30 adım atar oldu. Ve bugün istediği an kalkıp yürüdüğü bir oto-kontrol haline geçtik. Bir süre sonra da koşacak duracak ve oradan oraya zıplayıp oynayacak. Hayatın kuralı bu.
“Kargaya yavrusu şahin görünür” derler ve tabii ki ben de küçük oğlumun ayağa kalkışının haklı gururunu yaşıyorum bir baba olarak. Ancak bu gururun da ötesinde bu ayağa kalkışta ben bir erdem ve bir de hayatın akışına dair bir kural. Gördüğüm erdem “özgürlük”tü. Bir çok insanın kaydetmedikçe hatırlamadığı, hatta bilmediği “özgürlüğün değeri”ydi. İlk doğduğu an koyduğunuz yerde duran ve sadece en temel fizyolojik ihtiyaçlarını karşılayan bir bebek, zaman içinde daha fazla bedensel hareket kabiliyetine sahip olmaya ve sonra emekleyerek mekan içinde “hareket etme özgürlüğü”ne sahip oluyor. Emeklemenin verdiği kısıtlı özgürlük ise yürümek ile büyük ölçüde aşılıyor. Minik oğlumun gözlerinde gördüğüm o ışık işte o özgürlüğü kazanmanın verdiği mutluluk ve gurur hislerinin dışa vurumuydu. Ancak özgürlük sadece yürümek ile elde edilmiyor. Özgürlük ve özgürlükler hak edilmeli.
Özgürlükleri “bireysel özgürlük” ve “toplumsal özgürlük”ler şeklinde ikiye ayırmak mümkün. Bir çok insan bireysel özgürlüğü istediğini yapabilmek olarak anlar ancak “herkesin özgürlüğü bir diğerinin özgürlüğünü kısıtlamadığı sürece yaşamaya hakkı vardır”. Bireysel özgürlük denince en temel 2 tür özgürlük “düşünce özgürlüğü” ve” vicdan özgürlüğü” dür. Bunların olmazsa olmazı “hür irade” ve “özgür düşünce”dir. Her fikri tohum ancak böyle bir ortamda sağlıklı olarak filizlenebilir. Bu 2 temel özgürlüğü “politik özgürlük”, “sosyal özgürlük”, “ekonomik özgürlük”, “davranış özgürlüğü” ve "inanç özgürlüğü" gibi diğer özgürlükler izler.  Toplumsal özgürlük denince akla bireysel özgürlüklerin toplamından fazlası gelir. Ben bunu Stephen Covey’in “karşılıklı bağımlılık” olarak adlandırdığı gibi açıklıyorum. Hayattaki her şey birbirine öylesine dahice bağlanmıştır ki, 1960’larda hava tahminleme sistemleri ile ortaya çıkan “kelebek etkisi” bu bağı en iyi şekilde anlatır.
Gördüğüm diğer şey ise hayatın ve olayların akışına dair bir evrensel yasaydı. Yaşamda bazı evrensel kurallar var ki bunlar hem mikro kozmos hem de makro kozmos seviyesinde insanlar farkında olmasalar da iş görüyor. Bunlardan bir tanesi de “döngüsellik yasası”dır. Yin Yang sembolünde beyaz ve siyah kısımları çevreleyen halka ile simgelenir. Bu halka üstündeki bir nokta zıt uçlar arasında sonsuz bir döngüyle gidip gelmekte ve her 2 aşamadan da geçmektedir. Evrende her şey bir diğer yasa olan “dualite” veya “kutupsallık” yasası gereği zıt kutuplar arasında salınıma maruzdur. Bu salınımı 2 boyutlu açıdan bakarsak düzenli bir sinüs eğrisine benzetebiliriz. Her inişin bir çıkışı, her çıkışın bir inişi vardır basitçe. Sinüs eğrisinin en alt noktasından en tepe noktasına kadar olan parabol eğrisi hem pazarlamacılarım “ürün yaşam döngüsü planlaması”nda kullandıkları, hem de ekonomistlerin “azalan verimler kanunu” ile açıkladıkları olguyu simgeler. 
Soldaki grafiğe bakarsak, bir sinüs eğrisinin gelişme noktasına dek olan yarım kısmını görürüz. Bir arabanın rölantiden kalkıp ilk hareketi alması ve ya bir tren lokomotifinin duruş halinden ilk hareketine başlaması gibi herhangi bir “sıfır noktasından harekete geçiş büyük enerji ister”. Hareketin başlamasıyla birlikte ise ilerleme daha kolay olur öyle ki her bir birimlik çaba için 2 birimlik bir ilerleme kaydedilir ancak eğride yukarı doğru ilerledikçe öyle bir noktaya gelinir ki 10 birimlik çabaya rağmen sadece 1 birimlik ilerleme veya kazanç bile elde edilemez. İşte bu noktada artık ilerlemenin bir faydası yoktur ve kısıtlı kaynaklar farklı alanlara tahsis edilebilir.
“Azalan verimler yasası” olarak ekonomistlerin tabir ettiği bir anlatımı gündelik yaşama indirgersek şu ortaya çıkar.
·         Hiçbir şey yoktan var olmaz ve bir zihinsel yaradım sonucu gösterilen bir çaba ile ortaya çıkar.
·         İlk hareketin başlamasıyla hemen mükemmelliğe ve en iyiye ulaşılamaz. Öğrenmek zaman gerektirir ve bebeğin emeklemesi gibi bir dönem gereklidir. Hemen sonuç almak ve maksimum getiri beklemek saflıktır, kendini bilmezliktir. Nitekim modern iş hayatında birçok insan ve şirket kendilerinin evrensel yasalar gereği yapamayacakları “Süpermen”liği başkalarından ister ve sonra olmayınca suçlarlar. Nasıl bir bahçedeki çiçeğin büyümesi için bir saat içinde tonlarca su dökmenin o çiçeğin çabuk büyümesine yardımı yoksa, gereksiz ve mesnetsiz çabalar da sonuç vermez, mutsuzluk getirir. O yüzden hayata , olaylara ve insanlara zaman vermek gerekir.
·         Emekleme dönemini bir “yürüme dönemi” alır ki bu dönem her şeyin olması gibi olduğu bir zamandır.
·         Ancak yürümekten daha iyisine yapabilir insan ve çalışarak bir koşma dönemi gelir. Bu koşma dönemi bereketin bereketi çekmesidir. Bir ustalık dönemidir.
·         Bu noktadan sonrasını çok az insan yapabilir ki bunu da bebek örneği ile açıklarsak “uçmak” aşamasıdır. Ustalık ustalığıdır. Bu öyle bir aşamadır ki insan yaptığı şeyi en seri ve en hatasız bir şekilde yapar. Ben buna uçmak aşaması diyorum. Uçmak ama yapabilene...
·         Hayattaki her gelişim bu 5 aşamayla açıklanabilir ve bundan sonrasını da tersi bir gerileme dönemi izler. Pazarlama uzmanları piyasaya sürdükleri her ürün için bu süreci planlar ve yönetir, ne zaman ki ellerindeki kısıtlı imkanlar ve piyasa koşulları eski ürünü çekip yerine yeni ürün sürmelerini gerektirir, o zaman kısıtlı kaynaklardan maksimum çıktı almak için yeni ürüne odaklanılır.
Bebek deyip geçmeyin. Bebekler de “hayat kitabı”ın bir parçası ve sundukları erdemler ve tecrübeler yakın süre önce geldikleri kaynağı yansıttığı ve bozulmamış oldukları için çok değerli. Tabii ki her zamanki gibi okuyana. http://www.naacel.blogspot.co.uk/2013/07/hayat-kitabn-okumak.html
Yaşamınızda her an sağlık, mutluluk, huzur dolu yaşayın, sevgi ve barış içinde kalın, ahenkli ve dengeli olun.
Sevgiler,
Kenan
Copyright © 2013  Yayın hakları Kenan Kolday'a aittir, izin alınmadan kullanılamaz.

12 Temmuz 2013 Cuma

İyi ve kötü yanılgısı

Herkes kendi kaşığı kadarını alır
Anonim
Hayatımızın akışına baktığımızda hayattaki her şeyi iyi ya da kötü şeklinde yorumladığımızı görürüz. Onların hedeflerine ulaşmalarına yardımcı olan ya da mutluluklarına katkıda bulunan şeyler iyi, ancak hedefleri ve mutlulukları önüne çıkan şeyler kötü olarak nitelendirilir. İyi ve kötü tanımlamaları sözlükteki tanımından ziyade kişiden kişiye göre değişir. Sadece olaylar da değil, kişileri değerlendirmeye kalktığımızda durum daha da fecidir ve kişiye duyulan yakınlık, arkadaşlık-dostluk seviyesi, birlikte yaşanmışlıklar, ne kadar zamandır tanıdığı, ne denli eğlendirici olup olmadığı vs vs gibi birçok kişiden kişiye değişen objektif olmayan kriterler devreye girer. Bu doğaldır da, zira herkes kişiliğinin bir parçası olan ve hayata verdiği tepkileri yöneten bir zihin haritasına sahiptir.
İyi bir olay “gül veren elde gülün kokusunun kalması” gibi geride hoş bir duygusal deneyim bırakır, kötü bir olay da olumsuz duygular. Olaylar ve kişilerin bize bıraktığı duygusal izlenimler iyi-kötü yorumlamasını belirler. Ve bu izlenimler sonucu yaşantımızdaki her şeye bir anlam yükleriz. Yüklediğimiz anlam iyi olana kötü, kötü olana iyi dememizle sonuçlanabilir. Zira, maddesel unsurlarla çevreli dünya yaşamında her şey aslında zihinseldir, zihnimizdeki algılardan ibarettir. Hayattaki her şey olduğu gibidir ancak bu algımız hayatı kendimize göre anlamlandırır. Maddesel gerçeklik inkar edilemez ve vardır ancak onu nasıl yorumladığımız farklıdır. İzlenimleri nasıl yorumladığımız ise kişiliğimizin parçalarından biri olan zihin haritamızdan gelir. Bu zihin haritası Matrix’ten Kaçış isimli yazımda da (http://www.naacel.blogspot.co.uk/2013/05/matrixten-kacs.html) bahsettiğim gibi doğumdan sonra otomatik olarak yazılan kişilik yazılımının önemli bir parçasıdır. Her birimiz olayları ve kişileri kendi zihin haritamız kadar görür, algılar ve yorumlarız.
Sadece günlük yaşantımızdaki olaylar ve insanlar değil aynı zamanda dünyadaki afetler ve hatta kozmik olaylar bile farklı gözler tarafından farklı yorumlanır. Üç beş gün yoğun yağan yağmur sonucu büyük maddi ve manevi kayıplar yaşatan bir sel felaketi bir bilim adamı tarafından talihsiz bir olay olarak nitelenirken, o bölgenin felakete maruz kalmış insanı tarafından da kötü olarak anlatılırken, o bölgenin insanını sevmeyen birinin bakış açısından “Tanrı’nın görünmeyen elinin zamanında Ad kavmine yaptığı gibi sağladığı adalet” olarak da yorumlanabilir.
Dualite ve ya kutupsallık yasası evrensel bir yasadır.  http://www.naacel.blogspot.co.uk/2013/06/neden-dunyada-bunca-kargasa-var.html yazımda daha detaylı açıklamalar bulunabilir. Dualite oldukça zıtlıklar olacaktır. Onlar olmasa tekamül olmaz, hareket olmaz, evren olmaz. Önemli olan onları anlamak ve kabullenmektir. İyi ve ya kötü maddesel dünyada bizim sonlu ve kısıtlı bakış açılarımızın ürünüdür. Aslında evrendeki her şey tek ve birdir ve bu düzenin tek bir gerçeği vardır. Ancak dağın eteklerinden zirvenin net görülememesi gibi daha üstten bakıldığında tüm zıtlıklar aynıdır.
 Big Bang ile yaradılış sonrası ilk hareketin başlamasıyla birlikte zıtlıkların kozmik dansı başlamıştır. Hiçbir şey zıddı olmadan var olamaz. İyi kötü olmadan, kötü de iyi olmadan var olamaz. Her şey yaradılış öncesi TEK ve BİR’di ve o ana dönmek ister ama kutupsallık yasası gereği evrenin çıktığı kaynağa dönüşüne dek o ana dönemez. Evrensel adalet olan Dharma işte o teklik noktasına, bu zıtlıklar aleminde denge noktasına dönmektir. Modern fiziğe göre, Big Bang ile başlayan yaradılış süreci belli bir süre sonra evrenin büyüme evresinin geriye işlemesiyle birlikte evrenin küçülmesi olarak gelişecektir. Kadim Hindistan’da Aryanlardan kalma Vedik öğretide daha binlerce zaman önce henüz modern astrofizik bilimi ortada yokken bu süreci ilginç ve doğru bir şekilde anlatılmıştır.
İyi ve kötü diye bir şey yoktur zira bunlar aynı ve tek olanın farklı görünümleridir. Belli bir anda başımıza gelen iyi bir olayın bir süre sonra hayrımıza olmadığını görebiliriz. Aynı şekilde yaşanan krizlerin gecenin karanlığının söküp yeni doğan daha güzel bir sabaha kapısını açması gibi, kötü olarak tabir edebileceğimiz olaylar da o an için öyle görünseler bile bizim hayattan belli bir dersi öğrenmemiz için yaşanılması gereken bir sınav olabilir ve bize uzun vadede hayırlı olabilir. Kimin için neyin iyi neyin kötü olduğunu fani aklımız ile ve o anki bakış açımızla bilemeyiz.
Dünyadaki farklı kültürler ve insanlar her zaman kendi bakış açılarına göre olayları ve kişileri yorumlamışlar ve yargılamışlardır. Tüm insanlık tarihi boyunca yargılamışlardır da. Hazreti İsa bile farklı düşünen insanlar tarafından yargılanmış ve çarmıha gerilmiştir ancak bugün dünyadaki önemli ve büyük semavi dinlerden birisini insanlığa sunmuştur. Krişna, Mani, Hallac-ı Mansur, Sokrates ve daha nice aydın ve ruhani insanlar insanlığa ışıklarını sunmak için çabalarken ölmüşlerdir. Ama nice zorba da tersine kahraman ilan edilmiş ama sonradan da olsa tarihin tozlu sayfalarında hak ettiklerini almışlardır.
Fani bakış açısından bile bakıldığında toplum içinde rahat hareket edememesine sebep olan utancını bir lanet olarak gören bir insanı bu özelliği hayatındaki bazı durumlarda rezil olmaktan kurtarabilir.  Çevresindekileri olabildiğine haklı veya haksız eleştirip, onlara yorumlarıyla hayatı zehir eden bir insanı, bu eleştirel bakış açısı tehlikeli bir tuzaktan kurtarabilir. Sahip olduğumuz özelliklerin hiçbirisini iyi ve kötü diye adlandırmayalım. Hepsinin bizi biz yapan biricik özellikleri vardır. Ve duruma göre bize hizmet ederler.
Zihin haritası egonun bir kölesi olarak hareket ettiği sürece karşılaştırmalarla çalışır. Karşılaştırır, yargılar, değerlendirir, kalkanlarını parlatır, çünkü zıtlıklar bu evrensel bir kuraldır ve ego da kendini iyi olan yönde korumaya alarak kişiyi korumaya çalışır. Ne zaman egomuz müttefikimiz olur o zaman evrendeki maddi zıtlıklar var olsalar bile, zihin haritamız her şeyin yaradandan kaynaklandığını, çokluktaki tekliğin farklı bir güzelliği olduğunu ve iyi ve kötünün Advaita Vedanta’da bahsedildiği gibi sadece bir yanılsama (“Maya”) olduğunu anlar. Zıtlıklar yaşadığımız dünyada ve yaşamda vardır ve kesin bir gerçekliktir ancak bir ve ya daha üst açıdan baktığımızda aynı madalyonun 2 yüzüdür. İşte bu bakış açısıyla insan o an her şeyi olduğu gibi kabullenir ve yargılayan zihin halini bırakır. Ama unutmayalım ki bu hayatı yaşarken “ayaklarımız yerde, başımız gökte olmalı”dır. Bu da bir dengedir.
Yaşamınızda her an sağlık, mutluluk, huzur dolu yaşayın, sevgi ve barış içinde kalın, ahenkli ve dengeli olun.
Sevgiler,
Kenan
Copyright © 2013  Yayın hakları Kenan Kolday'a aittir, izin alınmadan kullanılamaz.

8 Temmuz 2013 Pazartesi

Dünya güzel, tek sorun bakış açımız...


Söyleyene değil, söyletene bak
Bir tasavvuf deyişi
Pazar günü akşamüstü yoğun ve kalabalık bir Pazar gününün ardından Çeşme sahilinde kızımla oturup batmakta olan güneşi ve o huzurlu günbatımının getirmekte olduğu rengarenk gökyüzünü seyrettik. Doğadaki sakinlik içimize işledi, bize huzur verdi, ruhumuzu dinginleştirdi. Bu muhteşem anı içime çekercesine derin nefes aldık ve anı yaşadık, o mekanın bir parçası olduk. Sanki o an her şey “TEK” ve “BÜTÜN”dü.. O kısa ve harika an, içim inanılmaz bir mutluluk ve tatmin ile doldu. Dünyevi bir mutluluktan öte bir şey bu. Neo-platonik öğretinin temellerini atan Plotinus’un İdealar Dünyasının kaynaklandığı teklikte erimek ile ilgili yazdıkları aklıma geldi. MS 2yy’da yaşamış olan ve modern Yoga’nın kurucusu Patanjali’nin “Samadhi” için söyledikleri içimde titreşti. Ney dinlerken kanatlanan ruhumun bana hissettirdiği hafiflik içimi doldurdu. O kısa an her şey tam ve eksiksizdi. Durgundu. Daha güzel ne olabilirdi ki...hem de yanımda güzel kızım varken.
Bunun gibi özel anları her birimiz yaşantımızda en az bir kere yaşamışızdır. İnsan ne kadar çok bu özel anları yaşarsa, o kadar içinde yaşadığı ve parçası olduğu doğanın güzelliklerini takdir edebilir. Parçası olduğu doğayı takdir eden insan Mutlak Yaradan’a bu şekilde minnet edebilir. Hayatta her şey ama her şey minnet etmek için bir fırsattır. Bu gibi anların yaşanma sıklığı insana bir anlamda daha fazla huzur veriyor. Birçok doğu ve batı öğretilerinin modern ve kadim üstatlarının dediği gibi mutluluk geçici ve dışsal şeylere bağlı değil ve olmamalıdır da. Tekamül etmekte olan insanın bir anda elini şıklatması ile sihirli bir şekilde ansızın kalıcı ve İlahi mutluluğu elde etmesi düşünülemez.  Kalıcı değişim ve içselleştirme önce dıştan içe, sonra içten dışa olur. Önce öğrenir, sonra içselleştirir ve dışa her hareketimizle yansıtırız.
Üstünde yaşadığımız bu Dünya devasa boyutlardaki evren içinde çok küçük bir boyuta sahip. Her ne kadar şu an dek üstünde hayat olduğuna dair bilimsel bir kanıt bulunmadıysa da, muhtemelen bu sonsuz evrende yaşam için gerekli koşulları sağlayan tek gezegen bizimkisi değildir. Yaşam için gerekli koşulları sağlayan Dünyamız gerçekten çok güzel. Her bir köşesi ayrı güzel.  Kötü ve olumsuz giden hiçbir şey yok ve olmadı da. Her şey yaşanması gerektiği gibi yaşanıyor. Afrika’nın Savanaları, Ektator’un tropikal ormanları, okyanusların çeşitliliği, kutup buzullarının türlü şekillerdeki güzellikleri...saymakla bitmez güzelliklerle bezeli bir dünyada yaşıyoruz. Sorun olan tek şey bizlerin bakış açıları ve hayatı nasıl algıladığımız. Sorun hayatı kendilerine göre yönlendirmeye çalışanlar, şişen egoların çatışmaları sonucu yaşanan mücadeleler ve çekememezlikler. Sorun kültürel ve bireysel farklılıkları çeşitlilik yerine tehdit gören bozuk zihniyetlerde. Sorun kendini her fikre açık sanıp, ilk karşıt fikri hemen yok etme eğilimde. Dünya olduğu gibi güzel, sade ve dingin, sorun bizlerin paradigmaları yani zihin haritaları. En temeli bu.  
Elbette ki farklılıklar olduğu sürece bu sorunlar devam edecek. O zaman çözüm nerede? Çözüm her şeyi olduğu gibi kabul etmekte...Yaradan’dan geleni Yaradan’dan ötürü sevmek, olduğu gibi kabul etmek ve buna şükretmekte.  “Keşke” ve ya “neden” dememekte. Farklı olacak olsaydı zaten öyle olurdu.
Kimseyi bir şeyi sizin gibi yapmıyor diye yargılamayın. Kimseyi davranışlarından ötürü suçlamayın, önce hangi koşullarda neye göre davrandığını anlayın ve dair kurun. Önce anlayın, sonra karara varın. Kimseden yapabileceğinden fazlasını istemeyin ve beklemeyin. Değiştiremeyeceğiniz şeyler için üzülmeyin. Kendiniz olun ve kendiniz gibi davranın VE karşınızdakilerin de kendi farklılıkları ve özgürlükleri ile kendileri olmalarına izin verin.
En temel özgürlük düşünce özgürlüğüdür ve kimsenin bunu bozmasına izin vermeyin. Bunu koruduğunuz sürece yaşam olduğu gibi muhteşem ve zarafetle akmaya devam eder.
Yaşamınızda her an sağlık, mutluluk, huzur dolu yaşayın, sevgi ve barış içinde kalın, ahenkli ve dengeli olun.
Sevgiler,
Kenan Kolday