26 Şubat 2014 Çarşamba

Yaşam bir Maskeli Balo

”Aynaya baktığınızda suçluluk duyuyorsanız, gerçekleri öğrenmişsizsiz demektir.”
 V for Vendetta
"Küçük bir kızken tanıdığımız yaşlı ve bilgin biri bana şöyle demişti: 'Daima kendin ol. Kimseyi taklide çalışma! Tanrı filleri yaratmıştır, ama aynı zamanda tavşanları da.' O zaman bu sözlere pek inanmamıştım. Çünkü benim gözlerimi boru gibi sesleriyle filler doldurmuştu ve ufacık tavşanları göremiyordum bile. Fakat şimdi yaşasın filler ve yaşasın tavşanlar diyebiliyorum."
Rosemery Cobham

Yaşadığımız Dünya muhteşem güzelliklerle bezeli bir gezegen.
Hatta o kadar güzel ki...
Biz Dünya’da yaşamı oluşturan koşulların tüm evrende bize özel ve tek olduğuna binlerce yıldır inanmışız. Tersini söyleyeni de suçlamış, yakmış, cezalandırmışız.
Şunu diyebilirsiniz!!
Peki, neden bunca sorun, kargaşa, kötülük var bu Dünya‘da o zaman?
Evet. Maalesef var...
Ancak dikkatle bakarsanız;
Göreceksiniz ki....insanın kendi bakış açısıdır bu Dünya’yı iyi ya da kötü yapan...insanın eylemleridir bu Dünya’yı iyi ya da kötü yapan.
İnsanı bırakalım ve doğal yaşama bakalım.
Hayvanlar birbirlerini öldürüyor. Bu nedir acaba?
Dünya gözüyle bakarsak bu da iyi ve hoş değil...
Ancak doğal yaşamın birbirine örülü ve bağlı dengesi bir beslenme zinciri getiriyor.
Bunun adı “karşılıklı bağımlılık”. Evrensel bir ilke bu. Dünya’daki doğal yaşama izdüşümü de bu.
Bu beslenme zinciri içinde de hayvanlar sadece ihtiyacı kadar besleniyor.
Ama insan ne yapıyor?
İnsan kendi çıkar, arzu, ihtiras, hırs, zevk, hazları için de bunları yapabiliyor.
Kendi emelleri için beslendiği Doğa Ana’yı kirletebiliyor.
Bu yüzden bana göre...
Yaşadığımız her şeye rağmen Dünya harika bir yer...hatta daha ileri gideyim, Dünya Tanrı’nın yaradımları arasında bir cennet.
Onu kötü yapan bizleriz.
Elmayı yemişiz bir kere. Atılmışız Aden’in Bahçesi’nden.
Bu Dünya aslında o kadar da zor bir yer değil aslında!!!??
Neden mi?
Çünkü herkes aslında maske takıyor ve kendisi gibi olamıyor.
Dünya maskeli baloya sahne olan bir tiyatro sanki.
Doğum ile birlikte mizaç, genetik miras ve karmadan oluşan bir hardware ile dünyaya geliyoruz.
Can ten kafesine bürünüyor...Zaten bu noktada ilk BÜTÜN ve TAM halimizden uzaklaşmış oluyoruz.
Sonra da kişilik yazılımının yazılmasıyla birlikte sahte bir kişilik geliştiriyoruz.
Romalıların “persona” dedikleri maskeler işte bu sahte kişiliklerimiz.
Zira;
Sahte kişilik bizim özümüz değil. Dünya ortamında çevre koşullarıyla şekillenen kişiliğimiz bizim çocukluk kararlarımız ve savunma mekanizmalarımızdan oluşuyor.
Herkes maske takıyor...düzen böyle.
Maskelerden kurtulabilen ise çok az. Bu zorlu bir yol ve yolculuk. “Seyrü Süluk” herkese göre değil. Zaten herkes de bunu istemiyor.
Ne güzel olurdu bu maskelerden bilinçli olarak kurtulabilsek?
O zaman maskeli baloya gerek olur muydu?
Maskeler olmayınca yanlışlar ve yanlış anlaşılmalar olur muydu?
Maskesiz olmak amaçsız, isteksiz olmak demek değil...
Bilge olmak veya veli, ulu olmak da değil.
Maskesiz olmak kalkanları kaldırmak ve kendin olmak...
Yakın zaman liderlik kitaplarında...
“Otantik liderliği” tanımlayan sıfatlardan birisi olan...
İncinebilir olmak, şeffaf olmak, içi dışı bir olmak bu.
İçteki ışığın dışarı çıkmasına izin veren olmak demek.
Neden olmasın ki?

Sevgiler,
Kenan Kolday

Copyright © 2014  Yayın hakları Kenan Kolday'a aittir, izin alınmadan kullanılamaz.

21 Şubat 2014 Cuma

DIŞTAN İÇE, İÇTEN DIŞA

“Kaldır kendini aradan, çıksın ortaya Yaradan” – Erzurumlu İbrahim Hakkı

İnsanın kişisel gelişimi nasıl olur?” sorusuna benim vereceğim en kısa yanıt...
Önce dıştan içe olur, sonra da içten dışa...şeklinde olur.
Öyle bir çağda yaşıyoruz ki her şey elimizin altında. Her tür bilgiye bir tık ile ulaşmak mümkün.
İşte!!
Bu yüzden de bilgi kirliliği içinde hala doğru bilgiye ulaşmak zor. Belki de eski kadim zamanlar kadar zor.
İnsanlık binlerce yıllık bilinen ve yazılı tarihinde ürettiğinden kat be kat fazla bilgiyi son 150 yılda...
hatta son 50 yılda üretti.
Ancak yine bu bilgi otobanının merkezinde yine insan var.
Peki insan bu dünyada neden yaşar? İnsanın bu dünyaya geliş amacı nedir?
Farklı filozoflar, farklı öğretiler, farklı inanç sistemleri buna farklı cevap verirler.
Ancak, bana göre her şey yaşadığımız evrende tekamül için vardır.
Zira, evrendeki her şey hareket Big Bang ile ilk etki sonrası hareket halindedir. Her şey dönüşüm halindedir.
Bu dönüşümün amacı...varlıkların tekamülü. Hayat zıtlıkların gül bahçesinde insanı test eder ve onu ona buldurur.
Gelişim öğrenmek ile başlar. Zira bilmek-yapmak-olmak yolu ilk öğrenmek ile başlar.
Ne demiş Hz. Muhammed’e görünen Cebrail?...”OKU”, “Allah’ın adıyla oku”.
Peki öğrenmek ile öğrendiğini içselleştirmek aynı mıdır?
Kesinlikle hayır. Zaten bu kadar olsa bu hayat tiyatrosunda bunca zorluğa gerek var mı ki?
Martrix’teki gibi taksınlar fişi, öğren o zaman.
Bilgi çok farklı ve çeşitli kanallardan insana akar.
Öğrenmek ise sana gelen bilgiyi akıl vasıtasıyla işlemek, yorumlamak ve sentez etmekle...
VE sonra da öğrendiğini hayatın tam içinde, tam ortasında, tam göbeğinde...
Uygulayarak öğrenmekle olur.
Hayat okulunda eylemlerimizle yaşarız ve eylemlerimizin sonuçlarından öğreniriz.
Bu yüzden hata yoktur, sadece deneyim vardır.
Bilmek-yapmak-olmak yolunda, olmak  “nefes alır verir gibi yapmak” noktasıdır.
Aynı bisikleti düşe kala sürmeyi öğrenen çocuğun...
Aylar sonra sokakta ellerini bile bırakarak...
“Pedalı nasıl çeviririm?”, “gidonu nasıl doğru tutarım?” diye düşünmeden...
Hatta yanındaki çocuklara laf atıp espri yaparak çabasız sürmesi gibidir...
Çim kadim felsefesi Tao buna “Wu Wei” der. Bilmeden bilmek, yapmadan yapmak, olmadan olmaktır bu.
Yani...
İnsan öğrenirken süreç dışarıdan onun içine doğrudur...
Her şey ona akar ve o da sünger gibi çeker.
Tabii ki bir arayışı varsa...
Arayışı olmayana ne verseler o almaz.
Ama gün gelir kişi, “hamdım, piştim, yandım” basamaklarından yandım aşamasına gelir...
İşte o zaman artık içi dışı bir olur...
Ve içinde neyse o güzellik, o zarafet dışarıya yansır, dışarıya akar.
Bu noktada insan Yaradan ile arasındaki sınırları, kalkanları, maskeleri kaldırmıştır.
O kişinin karakter asaleti ve bilgeliği bir bakışta anlaşılır.
Önce çırak sonra üstad olacaksın ki dıştan içe sana akan artık sende dışa aksın...
O zaman işte ışık olur, her gölgeyi aydınlatırsın.
Sevgiler,
Kenan Kolday

Copyright © 2014  Yayın hakları Kenan Kolday'a aittir, izin alınmadan kullanılamaz.

14 Şubat 2014 Cuma

Mutsuz insan yoktur, hayalleri olmayan insan vardır




Hayaller ve mutluluk....
Ne hoştur mutlu olmak. İnsanlar hep mutlu olsun isterler ve hayallere dalarlar. Güzele, mutluluk verene koşarlar.
Hepimizin küçükken hayalleri vardı....
Süpermen gibi güçlü, kuvvetli olmaktan tutun da Örümcek Adam gibi duvarlarda yürümeye.  Ya da doktor olup insanları iyileştirmeye. İnşaat mühendisi olup gökleri delen kuleler koca inşa etmeye. Atatürk gibi olup vatana, millete hayırlı olmaya dek bir sürü hayalimiz vardır.  Hiçbirisi imkansız değildi, imkansız görünmezdi bizim küçük gözlerimize.
Bizim nesil büyük annelerimizden savaş zamanı hikayeleri ve o zamanların kanaat, ölçülülük, saygı, saflık, alçak gönüllülük ve tevazu hikayelerini dinlerdi. Bir de dedelerden Osmanlı zamanlarından kalma kahramanlık hikayelerini. Hep bir Ulubatlı Hasan olmak isterdik biz erkekler. Ya da o eski Türk filmlerinde seyrettiğimiz Kara Murat olmak. Ya da Hazarfen Ahmet Çelebi gibi Galata Kulesi’nden kanat takıp uçmak, uçsuz bucaksız gökyüzünün enginliğine özgürce dalmak...
Ne güzel günlerdi o günler...
Hayaller önemlidir insan hayatında. Hayaller bizi biz yapan şeylerin parçasıdırlar.
Ancak bir gün bir şey olur ve o hayalleriyle dolup taşan, onları amaç edinen çocuk bir şekilde bırakır o hayallerini; aynı paltosunu otobüste unutarak eve dönen çocuk gibi. Aklından çıkar gider. Unutma döngüsüne girer. Geriye de bakmaz eğer tekrar bakabilecek kadar uyanmamış ise.
Peki nedir bu hayallerimizi bizden alan? Nedir bize hayallerimizi unutturan? Nedir..?
Önceki yazılarımda 0-7 yaşın insan yaşamındaki önemini ve her yetişkin insanı oluşturan kişilik unsurlarının %78’inin bu dönemde edinildiğinden bahsetmiştim. Yani bu dönem eğitim için çok önemli.
Bir çok insan hayallere inanmaz. Başkalarının hayallerini de karalar. “O olmaz”,  “Bu imkansız”, “Akıllı ol”, “Bu mantıksız”, böyle saçmalık olur mu?” gibi ifadelerle hayalleri boşa çıkarırlar sanki başkaları kendileriymiş gibi. Kendi mutsuzluklarını başkalarına dayatır bu insanlar. Herkesi kendi çaplarından zannederler. Dünyada tek bir yol var sanırlar. Zaten kendi kendilerini de sabotaj eder bu insanlar.
Ama kızamıyorum ki onlara...
Onlar da bunu görmüşler anne ve babalarından, ailelerinden, çevrelerinden, öğretmenlerinden, işverenlerinden, patronlarından. 7 nesil ne öğrendiyse aktarmış onlara. Onlar da öğretilen oyunu körü körüne oynar olmuşlar. Armut dibine düşer olmuş her ağacın.
Bu aynı özgürce büyümekte olan bir ağacın üstüne, ağacın büyümesini engelleyecek şeffaf bir cam fanus koymak gibi. Çocuk cam fanusu fark etmez ve kendi özgür iç dünyasını dışa vurmak ister, ama bir bakar ki görünmez duvarlar engeller onu. Bu görünmez duvarlar eleştiri, yargılama, şartlandırma, cezalandırma gibi şeylerdir.
Sakın ha, lütfen bu dediklerimi cezalandırma ile karıştırmayın. Disipline etmekle de.
Dediğim şudur...İnsan mutlaka bir disiplin ortamında olmalı ki sınırlarını bilebilsin. Ama hayallerinin sınırsızlığını da bilsin.
İşte böyle dostlar....
O özgür, uçsuz bucaksız hayallere sahip çocuk gider ve yerine sürü insanının hoşuna giden, aynı onlar gibi basmakalıp olan, o cici, hanımefendi veya beyefendi, emir-komuta altında tam istenildiği gibi davranan, kendisi olmaya korkan bir çocuk gelir.
İnsan kendi elleriyle o yaşlarda farkında olmadan teslim eder özgürlüğünü, hayallerini ve mutluluğunu. Bir daha da kolay kolay uyanamaz bu “orta oyunu”ndan. Hint Felsefesi’ndeki yanılsamalar dünyasını anlatan Maya bir tül daha çekmiştir onun üstüne. Bu tül göze değil akla çekilmiş bir tüldür.
İşte bu yüzden diyorum ki...
Mutsuz insan diye bir şey yoktur; sadece ve sadece hayalleri olmayan insan vardır. Hayallerini unutmuş ve onları tekrar bulamamış ve hayallerini hayat tutkusu ve coşkusunu tetikleyecek şekilde tutuşturamamış insan vardır.
Hayalleri olmayan insan amaçsızdır. Rüzgar önündeki yapraktır. Ne kendisinin farkındadır, ne de çevresinin, ne hayatın, ne de Dünyanın, ne de evrenin. 5 duyusu tam ve doğru çalışan ama körü, sağır, dilsiz yaşayan bir mahluktur. Hayatı bir görev gibi yaşar. Bir robot gibi düşünmeden gelen etkiye tepki verir ve tepkileri ve baskısı güçlü olanın kazanmasını makul zanneder sanki Afrika’nın Serengeti düzlüklerinde yaşıyormuş gibi.
Sorarım amacı ve hayalleri olmayan insan ne yapar? Kendini nasıl aşar ki?
Mutluluk kendini aşmakta saklıdır. Bu hayatın amacı tekamüldür ve tekamül ise ilerlemek, insanın kendi inşa ettiği ülkü mabedine her gün bir önceki güne ek yeni tuğlalar eklemektir. Bunu yapamayan insan ise statik olur. Evrende her şey bir değişim ve dönüşüm halindedir ve statik olmak zaten hayatın amacına terstir. Bu insan 20 yaşındayken yaşayan ölü olur. Mal, mülk, mevki, paye peşinde kendi arzu ve ihtiras atlarının çektiği arabaların peşinden bilinçsizce koşup gider. Ya da hata yapma ve kaybetme korkusu ile yerinde sayar ve neler kaçırdığını bilemeden bitki gibi yaşar gider.
Siz hangisi olmak istiyorsunuz?
Sevgiler,
Kenan

Copyright © 2014  Yayın hakları Kenan Kolday'a aittir, izin alınmadan kullanılamaz.

8 Şubat 2014 Cumartesi

Gücün 3 Yönü

Güç...Bu nasıi bir şeydir ki, insanlık tarihi boyunca kadın, erkek hepsi onun peşinden koşmuş. Bir çok film onun için yapılmış. ne savaşlar verilmiş, ne büyük şeyler bu uğurda feda edilmiş. 
İçinden kopup geldiğimiz ve doğum ile kaybettiğimiz o muhteşem BÜTÜNLÜK ve TEKLİK'e duyulan dünyasal özlem, bize hep gücü ve güçlü olmayı aratmış. 
O kopuşun sonucu ruhun maddesel hayata uyumlanması süreci ve bunun getirdiği şok, bizleri eskiden o tam ve bütün olduğumuz zamanlara dair önüne geçilmez bir özlemle doldurmuş. Bu yüzden de ruhani gücümüzün hayal meyal hatıralarıyla bu dünyada ayakta kalmak için güçlü olmak zorunda hissetmiş insanoğlu. 
Nasıl da olmasın ki? Abraham Maslow'un ünlü İhtiyaçlar Hiyerarşisi'ne bakınca en altta temel ve fizyolojik ihtiyaçlar var. Farz edin ki bir ormana düştünüz ve sizi bulana dek hayatta kalmanız lazım. O anda yemek, barınmak, güvenlik gibi temel ihtiyaçları mı düşünürsünüz, yoksa kendinizi gerçekleştirmek mi? Fakir bir insan önce neyi düşünür? Hele bir de bakacak bir ailesi varsa.
Hele bir de doğum sonrası insan bir kişilik edinmiş ki, işte o zaman bağlanmış tamamen dünya düzenine ve kişiliğine göre bir ayakta kalma stratejisi belirlemiş.
Gücün ilk ve herkes tarafından uygulananı fiziksel güç olmuş. Fiziksel gücü daha az güçlüye yeten üstünlük kazanmış. Zaten dışsal güç uygulamak için en az 2 kişi lazım. Para, mal, mülk, paye, iktidar hep bu fiziksel güçün uygulama şekilleri olmuş. 
Ancak daha büyük bir güç türü de var ki, o da zihinsel güç. Fiziksel gücün bir sınırı vardır. İnsanın fiziksel gücünü ele alalım. Bir Rambo ya da Archilles ya da Golyat olun ama gücünüzün bir sınırı mutlaka vardır. Bir hikaye okumuştum yıllar önce.  Bir anne Amerika'da yolda kazan yapan arabasının altında kalan bebeğini kurtarmak için arabayı elleriyle devirmiş. Aynı güç yine Çanakkale Muharebesi'nde birkaç yüz kiloluk top mermilerini Mehmetçik'in ölüm kalım anlarında sırtlanmasını sağlamış. Ya da 2500 yıl önce Atina'nın kuzeyinde tüm gün savaşan Atina ordusunun kazanılan savaş sonrası tam zaferi kutlayacakken, Pers donanmasının Atina'ya saldırdığı haberini almalarıyla birlikte, savaşın tüm o yorgunluğuna rağmen ve sırtlarında onca teçhizatla 80 kilometrel koşmalarına ve Atina'yı ve ailelerini kurtarmalarına sebep olmuş. İşte bu anlarda artık kadim Hint felsefesinde toprak ile temsil edilen beden kendi sınırlarına dair tüm dayatmaları duyguların güçlü yaşanması ve inançtan dolayı bırakır ve zihin gerçek anlamda kontrolü ele alır. Zihin beden bağlantısı hiç olmadığı kadar incelir. Bilinçaltı bilince hükmeder. Ve zihin bedene hükmeder. İmkansız imkanlı hale gelir.
Aynı zihinsel güç kaba güçle alınamayan kaleleri binlerce yıllık strateji tarihinde alınmasını sağlamıştır. Hatta bazıları sadece bu yolla kan bile dökmeden o ünlü "Kılıçsız Samuray" kitabında anlatılan Japon İmparatoru Hideyoshi gibi güç kullanmadan kazanır. Sun Tzu en iyi komutan savaşa gerek duymayan komutandır der. Bu zihinsel güç aynı zamanda kişinin kendisinin efendisi olmasını, nefsine karşı verdiği mücadeleyi kazanmasını, kendini bulmasını ve yapabiliyorsa kendini bilmesini de sağlar. Bu güç kendini sanat, felsefe, mantık, bilim vs ile de gösterir. 
Gücün en üst noktası ise ruhsal güçtür. Parçası olduğumuz Bütünlük'ün, çokluktaki tekliğin bizim ruhumuza yansımasıdır o. Bu güç devreye en zor girenidir ve bir kere girdi mi de her daim aktiftir. Bu güce varmak ancak bir ayayışla olur, devamlı çaba, teslimiyet, adanmışlık, iman ve tevekkül ile.  Bu Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaşi Veli, Taptuk Emre'nin aradığı ilahi aşktır. Onu bulan kendini bulur, Yüce Mevla'sını bulur. O'na varır ve O'nda erir. Ten kafesinden kurtulur. Acı ve ızfıraptan muaf olur, sefaya da belaya da eyvallah der. Artık Yüce Mevla ona razı olur. Bu noktada kalp gözü açılır ve ne beden, ne zihin, ne de duygular bu ilahi aşk şarabının verdiği tatmin ile boy ölçüşebilir. Zaten boy ölçüşecek bir şey de kalmaz. Her şey artık tektir. Dualist bir dünyada yaşarken, Teklik bilinciyle düşünmek ve yaşamaktır bu.

Sevgiler,
Kenan

24 Ocak 2014 Cuma

Sonsuz ARAYIŞ


“Bilgeliğin dudakları anlamayan kulaklara kapalıdır” – Kybalion
İnsanlar her zaman doğum ile dünyaya gözlerini açtıkları o mucize anında kaybettikleri BÜTÜNLÜĞÜ, BİRLİĞİ, İLAHİLİĞİ arar dururlar. Bu kopuş her zaman bir yuvaya dönüş özlemini içimizde tetikler, aynı ılık yaz esintisinin bir ağacın yapraklarını kıpırdatması gibi. İnsanlar bu yüzden beşeri olan ile yetinmez ve kendilerinden daha büyük bir gücü ararlar. Tanrı’yı ararlar. “Aramakla bulunmaz, ancak bulanlar arayanlardır” misali çoğu insan bu arayışı kendi dışında bir yerlerde arar.  Ancak bazı az sayıda insan vardır ki, aradığımız şeyin kadim öğretiler, felsefeler ve Semavi dinlerde bahsedildiği gibi dışarıda değil kendi içimizde olduğunu görür.
Evet bu bir arayıştır. Geldiğimiz kaynağa nasıl döneceğimize dair hissin getirdiği bir arayış. Kendimizi aşma isteğinin bir arayışı. Bilemediğimiz ama hissettiğimiz, sezgilerimizin mesajlarını deşifre edemediğimizden dolayı anlam veremediğimiz bir içsel çağrıdır bu. Bu arayış bizi erdemlere götürür. Erdemler insandaki Tanrı parçacığıdır, insanın üstüne düşen İlahi ışıktır. Bu yüzden erdemler insanları çeker. İnsanlar onları arar, ama tereddüt ile arar. Erdemler Tanrısal bütünlük, güzellik, iyiliğin sembolü olarak sahip olmak istediğimiz şeyler olarak bize göz kırparlar. Ama çoğu insan erdemleri ulaşılmaz deyip unutur. Bilmez ki, erdem dediğimiz şey insanlarda da var. Bilmez ki, beşeri erdem ile İlahi erdem farklıdır. Bilmediği için korkar ve uzak durur.
Ama çok az sayıda bir insan vardır ki, onlar kafalarını dünyevi, geçici zevklerden kaldırıp düşünür. Çünkü bilinmeyeni bilmeye merak, gözle görünen bu düzene hayret ve açıklanamayana şüpheyle bakar. Ancak çok daha az sayıda insan merak ve heves vadisinden geçip gerçekten bilmek ve öğrenmek ister. Çünkü az sayıda insan bilmenin getirdiği sorumluluğa hazırdır. Zira cehalet tatlıdır ve kolaydır, sorumluluk gerektirmez. Bu yüzden çok az sayıda insan arayışını eylemle taçlandırma cesaretine sahiptir. Bu az sayıda eyleme geçebilen kişiden çok daha azı ise başladığını bitirme azim, sebat, irade ve disiplinine sahiptir. Yoldaki engeller onları hedeflerinden alı koyar. Düştükleri zaman kalkmazlar, kalkamazlar ve gerilen lastiğin eski hareketsiz durumuna geri dönmesi misali eski uykuda ve farkındalıksız durumlarına geri dönerler. Yol ilerledikçe daha da zorlaşır aynı ekonomide “azalan verimler yasası” ile tabir edildiği gibi. İlk zamanlarda bir adımla 100 adet bilgiye ulaşılırken artık 100 adımla 1 bilgiye ulaşmak gerekir ustalık yolunda. Her bir adımda yol sizi hırslar, tutkular, arzular, kötü düşünceler, yıkıcı duygular, bağımlılıklar, korkular, şüphe, endişe, dogmalar, taassup ile sınar. Ama bu son birer adımlık dilimler aynı Orta Çağ katedral ustalarının sütunları çatıyla bağlamak için kullandıkları “kilit taşı”na benzer. O kilit taşı olmadan tüm yapı çöker veya dengesiz olur. İlk darbede yıkılır gider. Bu yüzden  çok az insan bu ustalık makamına erişebilir.
Ustalık ise son nokta değildir. Ustalık yolu bile büyük sınamalara gebedir. Bilmenin ve öğretmenin getirdiği güç ve otorite doğru kullanıldığı sürece uygundur, ancak bu aşamada ego şişmesi yaşayan ustalar bir anda bulundukları yerden aşağı düşerler. Hatta Star Wars filmindeki gibi karanlık tarafa da kayabilirler. Bu öyle bir tehlikeli durumdur ki büyük güce erişen ustalar ellerindeki gücü yanlış emellerle kullandıklarında kontrolsüz güç haline gelir, çevrelerini yakarlar. Aynı kara kuşağa sahip olan karetecinin kara kuşakta da 10 dan’lık yeni bir yolculuğa başlaması gibi ustalık yolu da bu yüzden uzun ve zahmetlidir. Aşama aşama ustalık mertebelerinde ilerlenir. Ustalıktan nefes aır verir gibi yapmaya götüren büyük üstatlık yolu ise daha uzun zaman, sabır, sebat ve çalışma ister.
Bu sonsuz yolculuk nerede biter kimse bilmez. Oraya varan da elbette ki “vardım” demez, zira “vardım” dese o orada değildir. Yol ise herkese açıktır ama değildir de, çünkü “bilgeliğin dudakları anlamayan kulaklara kapalıdır”.
Sevgiler,
Kenan

Copyright © 2014  Yayın hakları Kenan Kolday'a aittir, izin alınmadan kullanılamaz.


20 Ocak 2014 Pazartesi

Korkuyu Cesaretle Yenmek

“İhtiyatla desteklenmeyen cesaret beş para etmez.” - Shakespeare
“Harikulade şeyler ancak içlerindeki bir şeyin koşulların üzerinde olduğuna inanma cesareti gösterenler tarafından yapılmıştır.” - Bruce Barton
“Onların peşinden gidecek cesaretiniz varsa, bütün rüyalar gerçek olabilir.” -  Walt Disney
“Bir insan kendini adadığında ilahi taktir de o yönde hareket edecektir. Tüm olaylar diğer bir olayı desteklemek işin oluşur ve aksi taktirde hiçbir zaman ortaya çıkmaz. Bir akarsu boyunca oluşan tüm olaylar sadece bir karardan doğar. Hiçbir insanın hayal edemeyeceği tüm umulmadık durumlar, oluşumlar ve maddi destek bu şekilde elde edilebilir. Elinizden geleni ve hayal edebileceğiniz her şeyi yapmaya hemen başlayın. Cesaret; deha, güç ve büyüyü de içinde saklar. Şimdi başlayın.” - Johann Wolfgang von Goethe
İnsan acı, endişe, kaygı ile gerçek potansiyeline ulaşmaktan kendisini alı koyar. Bunları yaşar, çünkü korkar. Çünkü başka bir şey öğrenmemiştir. Öğrendiğini uygulamaktadır sadece. Tepki vererek daha kötü  olmasından veya elindekini kaybetmekten korkar. İnsanın en büyük korkusu kaybetme korkusudur. İçimizdeki zıtlıkları zihinsel olarak birleştirirsek, içsel gücümüzün hayal edileni tezahür ettirmesine engel olan korkumuzu üstesinden geliriz. Bu da cesaret ve risk almakla olur. Eylemsiz bir cesaretten bahsetmiyorum. Önce zihinsel bir hazırlık gerekir ve sonra da o ilk rölanti halinden çıkmak için o ilk hareket başlar. Bu ilk hareket zordur, zira araba hareket halinden çıkınca onun bilinmedik bir yolda ilerlemesini yönetmek gerekir. Bilinmezligi yönetmek için gerçeklerle yüzleşmeye, bazen acı çekmeye ve hatta kaybetmeye hazır olmak gerekir.
Ama bu yolculuk sadece olumsuzluklardan bezeli degil ki. Korku nehrinin ötesinde bambaşka fırsatlar, öğrenmenin getirdiği bilgelik, deneyimin getirdiği özgüven tabanlı daha üst kalitede bir hayat var. “Kozadan Çıkan Tırtıl”ın hayatı bu. Özgürce uçan kelebeğin hayatı. Bu sizin hayatınız. Siz başkasının hayatını değil kendi hayatınızı yaşıyorsunuz ve tek bir hayatınız var. Hayallerinizi gerçekleştirmek için tek bir hayat, şimdiki hayat. Ne yapacaksanız bu hayatta yapacaksınız. Hem yarın ölecek gibi, hem de su kaplumbağası gibi uzun yaşayacakmış gibi yaşamalıyız. Tek başımıza değil sevdiklerimizle birlikte. Bu yüzden korkularla yüzleşmek ve aşırı analizin paraliz etmesine engel olalım. Korkularımızın bizi hayallerimizden uzaklaştırmasına engel olalım. 80 yaşına gelip de keşke demek yaşanmamış bir hayat demektir. Robin Sharma’nın dediği gibi 20 yaş bedeninde olup da çoktan ölmüş çok insan vardır ve bu insanlar 80 yaşında bile keşke diyecek farkındalıkta olmadan rüzgardaki yaprak misali bir yaşam sonrası göçer, giderler. Ben böyle olmak istemiyorum ve farkındalığa sahip olan, uyanmış insanların da farklı düşündüğünü görmedim. Bu kesinlikle ama kesinlikle bencil bir yaşam  demek değil. Bu, kendi içinde mutlu insanın her zaman ve herkesle ve her durumda mutlu olacağını söylemek. Bu, kendindeki ışığı her gün artırarak başka mumlar yakmaya çalışarak bir hayatı geçirmek demek. Bu, bütünün mutluluğu için hizmet etmek, paylaşmak demek. Ama yine söylüyorum tüm bunları yaparken aileniz, sağlığınız, işiniz gibi sorumluluklarınızı arka plana atmadan yapmak en güzelidir. Sonuçta her şey denge ile alakalı. Her şey ölçüsünde güzeldir. Dengeden şaşmanın bedeli savurduğunuz bumerangı tekrar elinize almaktır.
Yolculuk hazineler saklıdır ve sadece cesurlara açar kapılarını. Hatalar olacaktır ama bu da öğrenmek içindir. Statik olan ölüdür ve öğrenemez. Bu yüzden değişimi kabullen ve onu yönet. Sun Tzu’nun dediği gibi “değişmeyenle karşılaştığında sen değişir ol”. Aynı su gibi. Kadim Çin ve Japon felsefelerinde su çok sık kullanılan bir metafordur. Su akar ve her zaman yolunu bulur. Bir nehirde akarken taş çıksa önüne, durmaz, kızmaz, öfkelenmez ve o sabit taşın çevresinden dolanır, akar gider. Ama nehrin debisi ve akış hızı yeterince güçlüyse taşı söküp atar da. Farz edelim ki su bir bent ile karşılaştı. O zaman da durmayı ve sabretmeyi bilir. Su akmaya devam ettikçe suyun yüksekliği artar ve sonra bendi aşar, yine yoluna akarak devam eder. Hiç yükselmeden durduğu zaman bile toprağa nüfuz eder ya da bekler. Doğru an gelince yine akar gider. Ya da bir çatlak oluşmasını bekler ve o minik çatlaktan araya önce sızar, sonra uzun süre sonra o engeli patlatır. Su muhteşem bir semboldür ve evrendeki değişkenliği sembolize eder. Siz de bu yüzden su gibi olun.
Ey kendini gerçekleştirmek isteyen ışık yolcusu! Sen her daim hareket halinde ol; evrendeki yaşayan her şey gibi  ve her şeyden, her andan, her durumdan öğren. Su gibi ol. Unutma! “Gezen kurt aç kalmaz” ve her şey her zaman olması gerektiği gibi olur. Her olanın arkasında bizim iyiliğimizi amaç edinen bir ilahi niyet vardır, çünkü her şey ileriye doğru tekamül eder ve her şey tekamül için vardır. Bu yüzden bir engelle karşılaştığında en büyük silahın cesaretindir. Korkular hayatındaki en büyük engelin olacaktır. Hz.İsa” önce kral ol, sonra krallık gelecektir” demiş. Kral olmak için kral gibi davranmak lazım, bunun için de kral gibi hissetmek. Yani içinde olmayan dışında da olamaz. Korkularını aşan kişi ise içinde kral olacaktır ve sonra içteki o muhteşem ilahi ışık dışarıyı aydınlatır. “Kaldır kendini aradan, çıksın ortaya Yaradan” işte bunu söyler.
Siz cesaretle tahtınıza oturmak için harekete geçtiğinizde Goethe’nin yukarıdaki sözde bahsettiği gibi tüm evren sizin yolunuzda ilerlemeniz için size kapılarını açar. Ama bu kapı dikensiz bir gül gibi olmayacaktır, zira her dikende sizi size buldurmak maksatlı bir sebep vardır. Sebep ortadan kalkınca zaten Nirvaya’ya varmış olursunuz, ama bu da bir başka yazı konusu...
Yaşamınızda her an sağlık, mutluluk, huzur dolu yaşayın, sevgi ve barış içinde kalın, ahenkli ve dengeli olun.
Sevgiler,
Kenan
Copyright © 2014  Yayın hakları Kenan Kolday'a aittir, izin alınmadan kullanılamaz.

1 Ekim 2013 Salı

Anı yaşamak 6 – Keyif almak

“Anı yaşamak zihinde değil, kalpte olur” – Robin Sharma
Bir süredir anı yaşamaktan bahsediyorum ve bunu bir seri halinde adım adım inceleme nedenim kişinin hayat kalitesini doğrudan etkileyen ve herkesin sahip olabileceği bir beceri olması.
Anı yaşamak için bu ana dek ortaya koyduğumuz adımlar şunlardı...
1.       Yavaşla ve hayatının akışını kontrol et
2.       Hayat akışını bölümlere ayır ve her dilime tam odaklan
3.       Akıl berraklığını sağla ve koru; böylece aklın özgürlüğünü sağlar ve sezgilerinin önündeki engelleri kaldırarak sana daha kolay akmalarını sağlarsın
Bir sonraki aşama ise bana göre yaptığın işten keyif almak. Aksi takdirde yapılan iş, içinde bulunan an zulüm olur. Eğer insan sevdiği bir işi yapıyorsa zaten keyif almak kolay. Mesela bir resim çizmek hobin ise zaten fırçanı eline aldığın an yukarıdaki 3 basamağı da aşmış gitmişsindir. Öyle zamanlarda Einstein’in “Görecelilik Kuramı” gereği zamanın ne denli izafi olduğunu saate bakıp da anlarsın. Birkaç saat sanki birkaç dakika gibi akıp gider.
Mesele sevdiğin işleri yaparken değil, tercih etmediğin ve ya sevmediğin işleri de yaparken anı yaşayabilmek. Zor olan Mevlana’nın dediği gibi önemli olan “kimse yanında değilken, kimsenin bilmesine imkan olmadığı durumda bile harama el sürmemek”tir. Zor olan her işte bir gelişim fırsatı vardır.
Sevmediğin bir işi yaparken nasıl keyif alabilirsin ki diye bir soru gelebilir akla. Ancak hiçbirimiz bizi saran koşulların %100 kontrolüne sahip değiliz. Ve kim her an sevdiği işi yaptığını söylerse yalan söyler. Rockefeller gibi zengin ve her imkana sahip bir insan bile sevmediği birçok iş yapar. Bunu neden yapar? Çünkü doğru olan odur ve o işin yapılması gerekir. Ya da mevcut şartlar ve konjonktür o an o işin yapılması için size hiçbir alternatif bırakmaz. Ya da bazı insanlar çıkar için o işi yaparlar. Kadim Hint Felsefesi’nde Karma Yoga’da bahsedildiği gibi çıkar için iş yapanlar, ağacın meyveleri için ağacı büyütürler. Önemli olan sonucu için değil, doğru olduğu için bir işi yapmaktır. Önemli olan sonuçlardan etkilenmemektir. Olumlu sonuçlar sürecin yan ürünüdür.
Bir şeyin yapılması o an için doğru ise ama bu iş sevmediğiniz bir iş ise yine doğru olanı yapmanın erdeminden ve hazzından dolayı bu işi yapmak göreceli kolaydır. Ama ya mevcut şartlar size bir şeyler dayatıyorsa...işte bu gerçek sınavdır. Böyle bir durumda önemli olan elimizden geleni yapmak ve gerisini Allah’ın takdirine bırakmaktır. Çin Felsefesi’nde denildiği gibi Tao ile uyumlanmaktır. Uyumlanmak ise ancak kabul ile olabilir. İnsan kabul etmediği bir şey ile uyumlanamaz. Burada bahsettiğim kabul elimizden gelenin en iyisini yaptığımız ve o şartlar altında o an için daha iyisini yapamayacağımızın kabulüdür. Olanın o an için olması gereken en iyisi olduğunun kabulüdür. Her şey olması gerektiği gibi olur ve her zaman insan için en iyisi olur...o an için kişi bunu anlamasa da. Zira insan eksiklikleriyle sınanır.
Bu kabul öyle bir kabuldür ki eski dergahların tekamül okulları olduğu zamandan bir örnek vermek istiyorum. Bir adam mutlu ve huzurlu bilgelerin yaşadığı bir dergahı duyunca bu bilgeliği öğrenmek için kalkıp o dergaha gitmiş. Dergaha kabul edilmek için dergahın bulunduğu tepenin aşağısındaki ormandan odun kesip getirmesi söylenmiş. Adam gitmiş kesmiş tepeye dergaha doğru tırmanmaya başlamış. Söylene söylene gelmiş. Kan ter içinde kalmış. Üstat ona tekrar gitmesini ve odun getirmesini söylemiş. Adam yine gitmiş, sırtında odunlarla gelmiş ve yüzünden kızgınlığı okunuyormuş. Tekrar gitmesi söylenmiş.Sinirleri tepesine çıksa ve yüzüne bu vursa da tekrar ormana geri dönmüş. Günler günleri aylar ayları kovalamış. Adam ne zaman kabul edilmiş biliyor musunuz? Adam bir gün gelmiş ki ormandan sırtında odun yüklü tırmanırken ona bir çocuk çarpmış ama adam ona gülümseyerek sorun yok demiş ve tepeye vardığında sanki hiç yükü (??) yokmuş gibi mutlu ve huzurluymuş, iste o zaman. İşte budur anı yaşamak için ulaşmamız gereken keyif hali. Her şeyden mutlu olunan bir hal. Sakın bu hali Polyanna’nınkiyle karıştırmayın.
Anı yaşamak ulvi bir hal değil ve insan keyif aldığı sürece buna devam edebilir. Bu bir görev de değildir, bir var olma halidir. O an, o mekanda tüm açık kalbiniz ve zihninizle bulunur, tam bir odaklanma ile akan her saniyenin farkında olur, her şeyi bir tanık zihniyeti ile gözlemler ve keyif alırsınız. Anı yaşamak zihinde değil kalpte olur.
Yaşamınızda her an sağlık, mutluluk, huzur dolu yaşayın, sevgi ve barış içinde kalın, ahenkli ve dengeli olun.
Sevgiler,
Kenan
Copyright © 2013  Yayın hakları Kenan Kolday'a aittir, izin alınmadan kullanılamaz.